Türkiye´yi tanımlamak…

8 Mayıs 2007

Türkiye´yi tanımlamak…
D. Mehmet Doğan / mehmetdogan@anadolugenclik.com.tr

Türkiye kendini gerçek anlamda tanımlayamıyor. Mevcut tanımlamalar, tarifler Türkiyenin doğru adresini vermiyor ve bu yüzden yetersiz kalıyor. Eskimiş tanımlamalar Türkiyeyi dinamik kılmıyor.
“Türkiye tanımı” 1920lerde yeniden yapıldı. Bu tanımlama, Türkiyeyi bulunduğu coğrafyadan soyutlayan, hatta coğrafyasına sömürgecilerin nazarıyla bakmayı gerektiren bir tanımlama idi. Bizim “Savaş sonrası ideolojisi” dediğimiz ideoloji tamamen bu tanımlama üzerine oturmaktadır. Bu ideolojiye göre Türkiye her bakımdan “Misak-i Millî” sınırları arasına sıkıştırılmış, bütün tarihî güç ve haklarından vaz geçmiş; değil dünya gücü, bölge gücü olmamaya bile and içmiş uslu mu uslu “bağımsız bir devlet”tir. Birinci Cumhuriyetciler için aslında bundan daha âlâsı da olamazdı. Osmanlılar akılsızca hareket edip ta nerelere kadar sarkmış, böylece güç gösterisinde bulunmuşlardı. Halbuki, onlar daha altı asır önce “azıcık aşım, kaygısız başım” demeyi bilselerdi Misak-ı Millî sınırları içinde hür ve müreffeh yaşardık… Bu mantığın zaafını anlamak için öyle müthiş zeki olmaya gerek yok, Osmanlılar onların dediği gibi hareket etselerdi, onların sömürgecilere bağışlayacak toprakları olmaz ve elde Türkiye de kalmazdı!
Cumhuriyet döneminde din/İslâm üzerindeki sınırlamaların çok keskin çerçevelerde yürütülmesini sadece (ve diktatörce) kişi hak ve hürriyetlerinin sınırlanması veya pozitivizmi ve dinsizliği benimsemiş yönetici kadronun kendi düşünceleri doğrultusunda uygulamalara girişmesi olarak yorumlamak tam açıklayıcı olamaz. Türkiyede İslâmın öğretilebilirliği ve öğrenilebilirliği, meşru (yasal) yaşanılırlığı -hiç olmazsa nazarî olarak- imkânsız hale getirildi. Düşünce olarak bile alan dışı bırakıldı. O yılların gazete ve dergilerinde İslâmdan sadece “irtica” dolayısıyla, yani menfi olarak bahsedilir. O zamanların manzarasına bakıldığında görünen şuydu: Bu topraklar üzerinde sanki bin yıl İslâm kültürü var olmamış, insanlar onunla kimlik ve kişilik bulmamışlardı. Bu ideolojik ayıklama kanlı oldu, yerine ikame edilen ideolojinin hiç bir emperyalist çıkarla çatışmadığı ortadadır. Bu noktada ülkeyi yönetenler, “üç-beş yıl önce savaştığımız devletler bile bize saygı gösteriyorlar” avunması ile ideolojilerinin başarısını söylerken, suçlarını da itiraf etmektedirler.
Türkiyenin yeniden tanımlanması 1950lerde zorunlu olarak gündeme geldi. Savaş sonrası ideolojisinde kapitalist-komünist iki bloklu dünyanın gereklerine uygun bir ayarlama gerekiyordu. Türkiye komünist dünyanın sınırında bir ülke olarak belli güçlere sahip olmalıydı. Kemalizmin komünizmin önünde ciddi bir engel teşkil etmeyeceği tahmin edilebiliyordu. Bu totaliter ideoloji mensupları faşizmi de komünizmi de benimseyebilirlerdi. Nitekim bir devletlu, komünist gösteri yapan gençlere, “size de ne oluyor, bu ülkeye gerektiğinde komünizmi de biz getiririz” demişti. Komünist dünyanın önünde din faktörü olmadan durulamıyacağı gerçeği, Türkiyenin din karşıtı ideolojisini revizyona uğrattı. Dine karşı tavırlar kırıldı ve böylece bir “normalleşme” süreci yaşandı.
İki bloklu dünyanın çöküşü 1990larda Türkiyeyi yeni bir tanımlama ihtiyacı ile karşı karşıya bıraktı. İki blokluluğun dehşet dengesi, batı ülkelerinin Türkiyeye dokunmasını engelliyordu. Kuzeyde büyük ve korkulu bir güç kalmayınca Türkiyenin konumu da tartışılmaya başlandı. Batılıların bu dönemde Türkiyeye sunmak istedikleri ideoloji çok parçalılıktır, mozayikciliktir. Kendi çok parçalılıklarını, mozayiklerini bütünlük olarak gösteren sömürgeci ülkeler, Türkiyede farklılıkları ayırımcılığa dönüştürmek için her türlü gayreti sarfediyorlar. Bunun içinde içeriden her seviyede işbirlikci buluyorlar.
Bu noktada Türkiyenin kendini yeniden ve doğru olarak tanımlamaktan başka yolu yoktur. Bu tanımlama, tarihe, coğrafyaya ve zamana uygun olarak yapılmalıdır. Bu tanımlama bizim ne olduğumuzu ve ne yapmak istediğimizi, nasıl bir dünya düşündüğümüzü söylemelidir. Türkiye bir daha ve belki de nihaî olarak kendi kendisiyle karşı karşıya kalıyor. Fakat, bunu şiddetle red ve inkâr ediyor. Eğer gerçekci olmaz, aklımızı kullanmaz ve zararın dönülmesi gereken noktasından hemen dönmezsek, kaybeden Türkiye olacak. Devlet olacak, millet olacak…
Yumurtayı doğru ucundan kıralım. Batı müziğini, operayı, baleyi baştacı ederek batılı mı olmak istedik, batılıları mı kandırmak istedik? Batılılar kara kaşımız kara gözümüz için de, opera dinlediğimiz, bale seyrettiğimiz, 9. senfoniye âşık olduğumuz için de bizi tutmuyorlar. Laikliği, dinî olana karşıtlık haline getirerek, dinî görünürlüğü şiddetle men ederek iç politika mı, dış siyaset mi yapıyorduk? Dinî atıfları olan insanların etkili olduğu parti kapatılırken Türkiyenin iç yapısı mı tanzim ediliyordu, batılıların komünizmden sonra potansiyel düşman olarak ilan ettiği “İslâm”a aynı ölçüde düşman olduğumuz mu belgeleniyordu?
Türkiye 21. yüzyılın başında cumhuriyet dogmalarını sorgulamak zorunluluğu ile karşı karşıya. Bu tam manasıyla ve mecburen bir “meşruiyet sorgulaması” olmak zorunadır. Fakat dogmaların savunulması için kurulmuş açık-gizli mekanizmalar buna imkân vermiyor. 28 Şubat süreci, kapıyı çalmış olan sorgulamayı savuşturmak için gerçekleştirilen bir operasyondu. Fakat her tehir, tehlikeyi biraz daha artırmaktan başka işe yaramıyor. Türkiye 28 Şubat dayatmaları yerine, kendisiyle barışmayı seçseydi, bugün Batı karşısında bütünlük problemi asgari seviyede, kendine güvenen bir ülke olarak duracaktı.
Terörün bile ayrıştıramadığı toplumu terör sonrasında ayrıştırmaya aday elemanlar, etkenler, unsurlar ve güçler sorgulandı mı? Ayrıştırıcı unsurlar yanında bütünleştirici unsurlarve güçler tadat edildi mi? Toplumun yüzyıllardır organik birlikteliğini sağlayan unsurlar ve güçler konusunda karara varıldı mı? Şu temel soru sorulup cevabı verildi mi: Türkiyenin bütünlüğü “laikcilik”le sağlanabilir mi? “Laikcilik” Türkiye halkını bütünleştirecek ortak bir maneviyat zemini oluşturabilir mi? Bölücü Apo laikcilik denkleminde mi, din denkleminde mi?
Türkiyeyi 28 Şubattan sonra etkin güçler yönetti. Türkiyenin bütünlüğü Cumhuriyet tarihi boyunca en fazla bu süreç içinde zarar gördü. Terör tamaman bittiğinde veya Batı siyasi çözümü dayattığında cevabınız ne olacak? Etnik yangının üzerine göz göre göre laikçilik benzini mi dökeceksiniz? Etnisiteyi yenmenin yolu ne başka etnisite dayatmak ve ne de laikçi cevaplar vermektir.
Türkiye coğrafyası, bin yıldır istikrarlı biçimde müslümanca, yedi asırdır Türkçe yönetilen bir kıtadır. Türkçe asırlardır Türkiyede bir etnik grubun değil, ana dilleri farklı olsa da bütün halkın ortak dili olmuştur. Müslümanlık ise, müslüman olmayanların da kendini emniyette hissedecekleri bir yönetim tarzı ile bunca yüzyıl Türkiyeyi ayakta tutmuştur. Kültürümüz tarihen bu iki unsurun ağır bastığı bir bütünlük içinde oluşmuştur.
Batılıların husumetini çekmemek veya asgariye indirmek için dinimizden vazgeçelim! Hatta dinimize karşı tavır alalım! Bunu on yıllardır zaten yapmıyor muyuz? Kendi ülkemizde kendi insanımızı en hafif tabiriyle “garip” veya ikinci sınıf vatandaş durumuna düşürmedik mi? Buna rağmen batılılara yaranabildik mi? Kendi manevî bünyemizi, ülkeyi on asırdır bütün tutan inancımızı zayıflattık, inanç kardeşliğini hor gördük. Etnisite kavgalarının dünyasında sentetik etnik çözümler dayatarak etnik tepkiler uyandırdık.
Son olarak ve bu defa doğru, ilmi, akli ve sonuç alıcı, çözüm getirici yolu seçelim. Türkiye gerçeğini olduğu gibi kabul edelim. Hiç bir toplum mühendisliği uygulamasının bin yıllık yapılanmayı bir anda, bir yılda veya on yılda -hatta yüz yılda- değiştiremeyeceğini bilelelim. Bu toplumun yapıştırıcı unsuru dindir. Aydınların veya yönetici elitin din karşıtı tutumları ya gerçek kabullere ya da konjonktürel tercihlere dayanmaktadır. Gerçek kabuller sözkonusu ise yapılacak bir şey yoktur. Kimse dine veya dindar olmaya zorlanamaz. Fakat bu durumda olanların büyük bir nisbet tuttuğu söylenemez. Konjonktürel tercihler ise her zaman dönüşebilirdir. Din üzerindeki, dindarlar üzerindeki bütün baskılara son verelim. İrtica vs. bahanesiyle Türkiyenin eğitim sistemini düğümleyen, sosyal bünyesini tahrib eden, bürokrasisini dumura uğratan, psikolojik dengelerini tehlikeye düşüren kampanyalardan derhal vazgeçelim.
Böylece, ömrünü siyaset köçekliği ile geçirmiş, kâh ABDnin, kâh Avrupanın tefine oynamış veyahutta iç egemen güçlerin korkularından beslenmiş kifayetsiz muhterislerin kağnı gölgesinde yatıp kendilerini aslan sanmalarının da önüne geçelim. Sırf toprağı sevmek vatanseverlik için yetmez, toprağın üzerindeki insanı bütün varlığı ile sevmek, onun kimliğine saygı duymak da gerekir! “Seni benim emirlerine uyarsan, benim kalıplarıma girersen, kendin olmaktan vaz geçersen severim” demenin başka bir adı olmalıdır…

Entry Filed under: dergiden. .

Leave a Comment

Required

Required, hidden

Some HTML allowed:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <pre> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Trackback this post  |  Subscribe to the comments via RSS Feed


Merhaba

paylaşımlarımızı buluşturmak için
    ustagd.gif

Son Yazılar

Popüler Yazılar

Son Yorumlar

ilke on ÇANAKKALE ZAFERİ YARIŞMASI SON…
ilke on ÇANAKKALE ZAFERİ YARIŞMASI SON…
esra on HATiM EKLE
ramazan yucel on 57. alay sancağımızı geri…
Fatma ÇAPRAZ on iLETiŞiM

c

Sayfalar

Arşiv

bağlantılar

 

Mayıs 2007
M T W T F S S
« Apr   Jun »
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  

haberler

RSS son dakika

Meta

ziyaret sayısı

ANADOLU GENÇLİK DERNEĞİ

    agd-logok.jpg

ANADOLU GENÇLİK DERGİSİ

HATİM EKLE