Mitingler matinesi
8 Mayıs 2007
Mitingler matinesi
Şems Şeyma Sözcü / seymasozcu@anadolugenclik.com.tr
4 Mart 1929 milattır aslında… Takrir-i Sukunun 5 yıl süren zoraki sessizliği sonunda kaldırılması, geleneksel demokrasiye rahat bir nefes aldırır. Şeyh Sait ayaklanmasının paranoid etkilerini üzerinden atan sistem, toplantı, gösteri ve yürüyüş kanununa verilen yeni ayarla maksimum hürriyetin kapılarını da aralar.
“Sus Kanunu”nun tedavülden kalkması, düzenin mitolojik gücünü dizginlerken, daha bir şenlenir memleketin toplaşmaya müsait kamuya açık alanları…
Yalnız yanlış anlaşılan bir şeyler vardır sanki, öyle ki; yanına demokratik refleksini, toplumsal duyarlılığını, üstün zeka eseri sloganlarını, ufak piknik tüpünü, mangal için nevalesini alan necip Türk evlatları aynı yöntemle farklı amaçlar için dökülür meydanlara…
Meydan aynı meydan, kitle aynı kitledir. İstenilen, “herkes için özgürlüktür” de nedense grupların kendilerine has bilinçaltları vardır, ötekileştirmenin karşı konulmazlığında grup dışında kalanlar hep kötü çocuktur.
Türk tipi, içine kapanık mahcup demokrasilerde halk tabanının en etkili çıkışları “toplanma” usulü ile gerçekleştirildi bugüne kadar. Makbul bir miting için gerekli materyal; aynı gaye için kenetlenmiş birbirine benzeyen birkaç bin gür sesli insan nüfusu, emniyetten muhtelif gösteri biçimleri için alınacak izin belgesi, bir gece evvelden evde hazırlanmış iri siyah harflerle mesajını taşıyan tahta sopa dövizler ve kalabalığı zengin gösterecek nitelikte geniş, ferah bir mekan… Kaderdir bahar aylarına denk gelen güneşli günlerde çoluk çocuk açık havada keyfine bakarken, varlığının farkında ben de varım demenin dayanılmaz rahatlığını yaşar yetişkin bireyler…
Gayrı resmi mitingler tarihi
Türk tarihinin ilk mitingi yıllar sonra dahi popülerliğini koruyan Sultanahmet Meydanında, 1920de 150 bin kişinin (ki o dönemin Türkiyesi için göz ardı edilemeyecek bir rakam) katılımı ile gerçekleşti. Ardından ilk ciddi miting, 1922 yılında başlayıp geleneksel hal alacak 1 Mayıs mitingleri oldu. İşçi Bayramı, İstanbul ve Ankarada iş bırakma eylemleri ve grevlerle kutlandı. Oysa yasaklı günlerinde 1 Mayıs gibi meydan gösterileri -inanmak güç ama- “düğün salonlarında” yapılıyordu (bu tabloda birbirine çeyrek altın takan işçi kardeşlere rastlamak mümkün tabii). Meydanlara dökülen işçi sınıfı 1 Mayıs kutlamaları için 77de de Taksim Meydanını seçmişti. Mitingi o dönemin sivrilen sendikası DİSK organize etmişti. Toplumsal muhalefet örgütleri de işçilerle beraber alandaydı. Yüz binlerce kişinin katıldığı miting kimliği belirsiz kişilerin açtığı ateş sonucunda kana bulandı. 37 kişi Taksim Meydanında yaşamını yitirdi. Bu acı bayram anısından sonra 1 Mayıslar hep büyük bir temkin içinde kırmızı alarmların tedirginliği ile karşılandı. Ve zamanla görüldü ki, bu tür sol tandanslı kitle hareketleri metodolojik olarak, ülkenin demokratik karşı koyma, hak arama kültürünü oluşturdu. Emeğinin peşinde sokaklara taşan işçi ayaklanmalarının ardından, öğrenci mitingleri ile tanıştı toplum. Dünyadaki siyasi gelişmelerin Türkiyeye yansımasının bir parçası olan öğrenci hareketleri, halk arasında “sağcı-solcu” kategorisinde değerlendirildi hep…
Sokakları hep aynı yöntemle dolduran üniversiteli kimi zaman Özgür Üniversite isterken, kimi zaman da 6. Filoya hayır! dedi. Bu oluşum zamanla beklenen bir şekilde “karşı hareket”i de besledi. Bir başka genç grup, çok da kabul edilebilir taassup dürtülerle, bu sefer ellerinde “Komünistler Moskovaya” dövizleri ile düşmüştü sokaklara. Yine üniversite öğrencileri, 24 Ocak 1967de Türkiye Milli Talebe Federasyonuna karşı tutumu protesto edeceklerdi. On binlerin katılımı ile Ankarada bir miting düzenlediler. Şimdi adı bir marka olan Türkiye Milli Talebe Federasyonu 19 Ocak günü polis tarafından mühürlenmiş, 21 Ocak günü de beş yöneticisi tutuklanmıştı. 1960 darbesini gören dönem gençliği (her iki grup içinde geçerli) emekleme çağındaki Türkiyeyi dünya standartlarına yükseltmenin telaşında, yeni demokratik açılımlar sağlamanın çabasındaydı. Çok sesliliğe olan inançları onları daha da yüreklendirirken tarihin seyri şaşırtacaktı aynı dereceyle…
1971 muhtırası idealist gençlik için tam bir hayal kırıklığı oldu. Meydanlar hala kalabalıkların coşkusunu taşırken, büyükleri bildikleri masalları okumuş, onların çığlıkları ise gök kubbenin teknolojiler üstü kayıt sisteminde defterlerin açıldığı gün ortaya dökülmek üzere yerini almıştı.
Bastırılan reflekslerin ilerleyen yıllarda aktif bir yanardağa dönüşmesi kaçınılmazdı.Toplum kuruş kuruş öfkesini biriktiriyordu günü geldiğinde hiç düşünmeden harcamak için…
Yenilen miting mindere doymaz…
İşte yıllar sonra üniversiteli yeniden yumruğunu masaya vuruyor, geçmişin faturasını ağır ödemiş yazar – çizer takımı yeniden birlik olmak, güç tazelemek için ellerine geçirdikleri he-man kılıcı ile “eski dostları” meydanlara davet ediyorlardı. Adres yine Taksim, Beyazıt Meydanı, Sultanahmetti, güvercinlerin yarenliğinde yine yükselecekti sloganlar gökyüzüne…
Mitinglerde boy gösteren bu defa sadece onlar değildi. 31 Ocak 1976 günü yüreği yangın yeri anneler ellerinde pankartlarla dökülecekti sokaklara, kimi yitirdiği, kimi her sabah okula yollarken dönüşünden kuşku duyduğu oğulları, kızları için Ankarada “Evlat acısına son” diyeceklerdi… Anaların feryadı, gençlerin rüyası, 12 Eylül 80in yaşanmasına mani olamayacaktı. Yazılı kurallarını bir türlü oturtamamış acemi demokrasi yine kaybedecekti. Ve yapılan bütün mitingler, herhangi bir yurdum lisesinin herhangi bir sosyal faaliyeti, kültürel etkinliği olarak görülmenin dışına çıkamayacak, hiçbir zaman demokratik bir tepki olarak ciddiye alınamamış olmanın ezikliğini tadacaktı bir kez daha…
Akan zaman 90lı yıllara sinmiş, ürkmüş, korkutulmuş apolitik bir nesil armağan eder. Mitinglerini verip misketini alan gençlik bu takasın huzuru ile meydanları güvercinlere bırakır, yeni toplanma mekanı olarak tribünleri seçerken… Ancak 80 döneminin anti-demokratik ortamı üniversitelere kılık kıyafet denetimi adında askerden bozma bir başka zorlama sivil geleneği dayatır…
Saç, sakal derken hüküm netleşir: saçlarını saklayanların yüksek öğrenim görme hakkı yoktur!. Bu gelişme sokağın sükûnetini bozmaya yeter. Ve o meşhur Beyazıt Camii gösterileri bir sembol olur. Bilenler hatırlayacaktır, o günlerde özellikle Cuma namazlarından sonra coşkulu bir kalabalık meydana çıkar ve oldukça gösterişli mitingler ve gösteriler yaparlardı.
Üçüncü kuşak “miting nesli” böylelikle doğmuş olur. Ama nafiledir. Bunların “Başörtüsü eylemleri” adını taşıyan bu kitle hareketi halktan da aldığı desteğe rağmen bir arpa boyu yol alamaz. Türlü maceralarla günümüze kadar taze tutulan sorun en son “kamusal alan” sosu ile servis edilir…
Bu paralelde ilerleyen süreç zarfına, kesintisiz eğitimin bodurluğuna inat “5+3″ modeli ilan edildi sokaklarda, katsayı lanetlendi. Ama skor hep miting insanının aleyhineydi…
Zamanın mitingin ruhunun da fizyolojik yapısını bozmaya muktedir oldu. Fikri referanslarından sıyrılan kalabalıklar, bazen siyasi bir partinin seçim otobüsü çevresinde döner-pilav uğruna halkalanırken, bazen de popüler kültür tesirinde hiç görmediği, tanımadığı bir Avrupa ülkesinin mallarını boykot ederken geçti emniyetin kayıtlarına…
İnsaflı davranmak gerekirse elbette, insan hak ve özgürlükleri adına duyarlılığını kaybetmemiş, dünyası ve ülkesi için kaygılarını korumuş gruplar da mevcuttu hala. Onları kimi zaman Çağlayanda, kimi zaman Anadoluda elleri duada, yürekleri, dudakları kıpır kıpır; Yahudinin zulmünü telin ederken, Büyük Amerikan İmparatorluğunu lanetlerken gördük. Ne yazıktır ki, bu onurlu tavır da şahsi hanelere pozitif puan – literatürde sevaptır adı- olarak yazılmanın ve safları netleştirmenin ötesine geçemedi. (Yine de bu kazanım, dünya için değilse de ebedi hayat için büyük başarıdır).
Miting 75 mg
Bir kez daha “mitingler kaybeder.” Ve “Miting” bunca yenilgiyi kaldırmayacak kadar yaşlıdır artık!
Bir müddet köşesine çekilir kaybetmenin sessizliğine bürünür. Ara sıra marjinal gruplar ziyaretine gelir. Mor ırkın üstünlüğüne inanmış feminist gruplar ellerinde tencere tava dalgasını geçerken, boyunlarında kürk, ayaklarında deri pabuç ile “çiftliklere tıkılan deve kuşlarına özgürlük” naraları atan hayvanseverlerin zihinsel çelişkilerinin ortasında kalır… Öyle ki neredeyse; “Atı alan Üsküdarı geçmesin”, “Okey yeter sayısı en fazla üç olsun ” , “Saç boyası akmasın, dip boyası gelmesin”, “Bisiklet kullanırken pedal çevrilmesin, zahmet vermesin”, “Beş sezon üst üste Beşiktaş şampiyon olsun”, “Kilo ticari bir meta olsun, isteyen alsın, isteyen versin.”, “Haftasonu dört gün olsun, daha çok tatil için birkaç milli bayram icat edilsin” , “Su ıslatmasın, ateş yakmasın” temalı alternatif mitinglerle hatırlanacak hale geldi… Yazı noktalanırken sanırım çıkarılacak en büyük soru şudur; Miting, tesiri tecrübeyle sabit bir ağrı kesici ilacın adı olsaydı (fonetik olarak kulağa çok hoş geliyor) ve suda eriyerek kullanıma hazır hale gelseydi, etki gücü insan ve toplum bünyesinde daha mı yüksek olurdu, en azından ağrı keserdi… Son söz olarak; bugün milyo(r)larca kişinin katıldığı(!) 14 Nisanın gücünden bahsedenlerin ve bu birliktelikten medet umanların bu anlamda dönüp mitinglerin gayri resmi tarihine bir göz atmaları tavsiye olunur.
Entry Filed under: dergiden. .


Trackback this post | Subscribe to the comments via RSS Feed