Archive for 08 May 2007

ERDOĞAN’ın Dindarlığı ALLPORT’a Göre Nasıl Okunmalı

“Dinler de araçtır. Amaç, insanların mutluluğudur. Onun için kimse dini amaç haline getirme gayreti içine girmesin” ifadesinin tekzibi olması gerekir.

tıklayın
ERDOĞAN’ın Dindarlığı ALLPORT’a Göre Nasıl Okunmalı
http://dinpsikolojisi.wordpress.com

Add comment 8 Mayıs 2007

istanbul’un fethi ve fatihi fatih sultan mehmet istanbulun sultanı anılıyor fetih ruhu canlanıyor FETİH 2007

istanbul fatihini bekliyor

2 comments 8 Mayıs 2007

Nesil Fatih´ini arıyor

Nesil Fatih´ini arıyor
Tarık Yılmaz Bekler / tarikyilmazbekler@anadolugenclik.com.tr

Önce şu soruyu soralım; bugün neden aramızdan bir Fatih çıkmıyor? Kolay değildir elbette ki. O karaların ve denizlerin sultanıydı. O Gazzaliyi de Homerosu da merak ediyordu. Onun fetihleri ileriye ve geriye doğru yırtıyordu zamanın atlasını. O ufukların Sultanıydı. Evvela, bugün Fatih yetiştirecek anne babalar, bu Fatihi eğitecek okullar-öğretmenler, arasından Fatih çıkartacak bir toplum var mı? Bir bitkinin yetişmesi için bile verimli toprağa, suya ve uygun iklime ihtiyaç duyulduğuna göre bir Fatihin yetişmesi için uygun bir ortamın olması gerekmez mi? Şimdi Fatihin yetiştiği ortama bir göz atalım.
Sultan Mehmed henüz 17 yaşında iken, hocası Akşemseddin, başarının en önemli kuralını fısıldadı: “Hedefini tespit et”. Hedef belirlendi: “Konstantiniyye mutlaka fethedilecektir”. Akşemseddin devam etti: “Dağ ne kadar yüksek olursa olsun, yol onun üzerinden geçer. Sen yol ol ki dağların bile üzerinden geçesin”. Genç Sultan sordu: “Ya şartlar el verişli olmazsa?” Hocası cevap verdi: “Şartlara teslim olmazsan, şartlar değişir sana teslim olurlar”.
Öncelikle şunu belirtelim: Sultan Mehmedin doğduğu dünyada bir Fatihin yetişmesi için gerekli maddi ve manevi şartlar hazırdı. Osmanoğlunun elinde, kıble eksenli, Kuran orjinli insan kaynakları vardı. Sultan Mehmed hem Molla Gürani, hem Molla Hüsrev, hem de Akşemseddin gibi ilim ve gönül adamlarından aynı dönemde ders alacak kadar şanslıydı. “Fetih ekseni”, birbirini tamamlayan üç abide insandan oluşur: Biri Fatih, ikincisi Akşemseddin, üçüncüsü ise Ulubatlı Hasandır. Fatih adaletli ve liyakatli yönetimi temsil ediyor, Akşemseddin, Kuran ve sünnet gibi dinin temel kaynaklarını temsil ediyor, Ulubatlı Hasan ise toplumsal terbiyenin cihad ruhunu temsil ediyor.1 Millet bu üçlüyü yetiştirdiği zaman başarı yolları tekrar önünde açılacaktır.
İdeallerin Sultanı
19 yaşında tahta çıkan Sultan Fatih, sultan olarak doğmuştu ama Fatih olarak doğmamıştı. Fatih unvanını çalışarak, plan yaparak, cihad ederek ve feth-i mübini gerçekleştirerek, bileğinin hakkıyla kazanmıştır. Tahta çıktığında, kendisine hedef olarak Peygamber (s.a.v) müjdesi olan İstanbulu seçmesi, Fatihin büyüklüğünü göstermektedir. Biliyordu ki; İskendernamelerin, Timurnamelerin yerini Fatihnamelere bırakması ve doğunun ve batının hükümranlığının Osmanoğullarına geçmesi için, İstanbul mutlaka alınmalıydı. “Konstantiniyye (İstanbul) muhakkak fetih edilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır. Onu fetheden ordu ne güzel ordudur.”2 Genç Sultan, bu hedefini gerçekleştirebilmek için, sürekli çalışıyor, planlar yapıyor, projeler geliştiriyordu. Geceler boyu herkesin ışığının söndüğü zamanlarda, bir nöbetçilerin bir de genç sultanın ışığının yandığı görülürdü. Sultan biliyordu ki, hedeflere ulaşmak için mutlaka çalışmak gerekliydi. Yine biliyordu ki “Allah çalışanın yanındadır”, “kişi için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” Allah, yatanlara değil çalışanlara yardım eder. Davanızın hak olması yatışınıza mazeret olmamalıdır.
Fatih, bir taraftan büyük toplar döktürüyor, donanma hazırlıyor, Rumeli Hisarını yaptırıyor, fethin gerçekleşmesi için maddi hazırlıkları tamamlıyorken diğer taraftan şeyhleri, dervişleri, alperenleri, gönül sultanlarını İstanbulda topluyor, onların dualarına ve maneviyatlarına sığınıyordu. Macar Urbanla, topların balistik hesaplarını yapıp, maddi âlemleri seyrederken, hocası Akşemseddinle manevi alemleri seyreyliyordu. Fatih madde ile manayı birleştirerek İstanbulun fethini gerçekleştirmiştir.
Akşemseddin ve diğer hocalar ordunun arasında dolaşıyor, onlara cihadın önemini anlatıyordu. Gündüz savaşan askerler, geceleri Allah a yalvarıyor, Ona sığınıyorlardı. Fatih in askerleri, fethin Allahın yardımı ile geleceğini biliyordu. Akşemseddinin Hz. Eyyub el Ensarinin kabrini bulması fethin gerçekleşeceğinin işareti sayılıyor ve kuşatmaya devam ediliyor. Bütün bunlar fethi gerçekleştiren manevi dinamiklerdir.
Fatih, başarının hedefe kilitlenmekten geçtiğini biliyordu.
“Ya İstanbul beni alır ya ben İstanbulu” derken, hedefini gerçekleştirmek için, önüne çıkan tüm güçlükleri aşma kararlılığında olduğunu anlamamız gerekiyor. Fethi gerçekleştirmek için, tüm zorlukları ancak bu inançla aşıyordu. Bu inançla gemileri karadan yürütüyor ve olmazları olduruyor fethi gerçekleştiriyordu. Buna inancın zaferi denir. Sihirli formül şudur: insan + hedef + inanç + gayret = Zafer
Fatih´in ve fetihin gayesi
Fatih´in gayesi, insanlığın yüzünü, doğuya ve batıya çevirmek değil, insanlığın yüzünü, yerlerin ve göklerin yaratıcısı olan, Allah a çevirmekti. Onun görevi toprağı gübrelemek, aşılamak, çapalamak velhasıl zemini hazırlamaktı. Ama bunun içinde uygun bir toprağın olması gerekiyordu ve fetih işte tamda bunu sağlıyordu.3
O ufukların sultanıydı. Yaptıklarını bir üst gayeye ulaşmak için yapıyordu. O, gaye ve ideal insanıydı. Onu Sultan Mehmed iken Sultan Fatih yapan şey işte buydu.
Fatih, İstanbulu yalnız fethedilecek bir toprak parçası olarak değil aynı zamanda bir idealin, asırlardır peşinde koşulan Medine- i Fazılanın gerçekleştirileceği bir medeniyet projesi olarak görüyordu.4 Abdülhak Hamid, Fatihin yapmak istediğini şiirinde şöyle özetliyor:
Tevhid idi meramın İslam ile enamı, (halkı)
Birleşti ol uğurda ilminle iktidarın. Yahya Kemal Beyatlı ise: “Biz İstanbulda mekanı değil zamanı fethettik.” demektedir. Fethin kelime anlamı, açmak olduğuna göre, İstanbulun fethiyle, zaman ve mekan, İslam medeniyetine açılmıştır. Bu bakış açısıyla İstanbulun fethi tarihi bir hadise olmaktan çıkar, insanlığın hakikatle arasındaki perdelerin açılması manasını kazanır. Fatih, İstanbulu fethetmekle işin bitmediğinin, asıl fethin yeni başladığının bilincindeydi. Nitekim Fatih, Vakfiyesinde şöyle seslenmektedir:
“Hüner bir şehri bünyad eylemekdür,
Reaya kalbin abad eylemekdür.”5 Asıl hüner bir şehir kurmak ve o şehirde yaşayan halkın kalbini imar etmektir. Düşünün, Fatih İstanbulu fethettikten sonra onu imar etmek yerine bizim son elli yıldır yaptığımız gibi tahrip etseydi, biz şimdi hangi yüzle fetih yıl dönümlerini kutlar, hangi yüzle bu şehrin zamanını yani ruhunu fethe talip olduğumuzu söyleyebilirdik? Fatih, İstanbulu imar ederek bu şehri yeryüzüne bir mutluluk kapısı (Dersaadet) yaparak bir madde Fatihi değil bir mana fatihi olduğunu göstermiştir.
Necip Fazıl´ın fatihi
Necip Fazıl, “Fatihten yola çıkıp nereye varamayız ki” diyor. Üstad Fatihin ve fethin zamanı ve mekânı aşan anlamına dikkatimizi çekiyor. Necip Fazıla göre; bugün değirmenimize taşıma da olsa hala su dökülüyorsa, bu Fatihten arta kalanlarladır. 1453 yılında “100 Çerçevenin” 2. cildinde kaleme aldığı, muhteşem makalesinde bakın ne diyor :”Bir gün Fatih dirilecektir! Evet, laf ve hayal âleminde değil, doğrudan doğruya madde ve hakikat dünyasında Fatih dirilecektir! Bir gün Fatihi kılıcının kabzasını kavramış, zarif ve ince endamıyla bir masaya eğilmiş ve gök gözleriyle dünya haritasını süzmeye başlamış olarak göreceğiz. Başındaki heybetli kavuğu, Uludağdan daha haşmetli görünecektir.”
Üstada göre; İslam medeniyetinin çöküş dönemlerinin birinde Fatih imdada yetişecek ama bu kez dışarıya doğru değil, içeriye doğru kendi toplumunu fethedecektir. Üstadın yeniden dirilecektir dediği Fatih ise, ölümsüz bir davanın, ideal neferini temsil ediyor. Şeyhülislam İbn-i Kemalin deyişiyle; “fetih gülü” açılmıştır. Ancak bu defa gerçekleşecek olan fetih “gülün fethi” olacaktır.6
Necip Fazıl, ruhuyla olduğu kadar, cismiyle de gelecek olan bir Fatihten bahsediyor. Peki bu nasıl olacaktır? Milletimizin içindeki Fatihlerin ortaya çıkmasıyla tabiî ki. Fatihi doğuran bu millet olduğuna göre Onu bir daha doğurması neden mümkün olmasın? Toplum aynı toplumdur ancak bu defa ki fethin farkı mefkurevi bir fetih olmasıdır: “İdealin fethi…”
Bu millet ölmeyecekse bu Fatih dirilecektir.7

İstanbul´un manevi fatihi: Akşemsettin
Fatihe yol gösteren ve başarıya ulaşmasında etkin rol oynayan; mutasavvıf, alim, şair ve tabip olan Akşemseddinin asıl adı Şemseddin Muhammeddir. Genç yaşta ağaran sakalından dolayı Akşemseddin veya Akşeyh adıyla şöhret bulmuştur. 792 (1390) yılında Şamda doğdu. Babası Kurt Boğan Evliyası diye tanınmış Avarifül-Maarif sahibi Şeyh Şehabeddin Sühreverdinin torunlarından Şeyh Hamzanın oğludur. Baba tarafından nesebi Hz. Ebubekire kadar uzanmaktadır. Yedi yaşlarında babasıyla birlikte Anadoluya gelerek o zaman Amasyaya bağlı olan Kavak ilçesine yerleştiler. Kuranı ezberleyip kuvvetli bir dini tahsil gördükten sonra Osmancık Osmancık medresesi müderris oldu. Tahminen yirmi beş yaşlarında Hacı Bayrama bağlandı. Akşemseddin sıkı bir riyazet ve mücahededen sonra kendisini takdir eden şeyhinden kısa zamanda hilafet aldı. Hacı Bayram Veli, Edirneyi ziyaret ettiği zaman Fatih beşikte idi. Sultan Murad, Hacı Bayram Veliye: “İstanbul bize lazım, gönül et de bu şehri alalım” deyince, Şeyh: “Beğim, bu şehri sen alamayacaksın, ben de göremeyeceğim. Beşikteki şehzade ile bizim köse alacaktır” diye Akşemseddini işaret etmiştir. Sultan Murad da şehzadesine: “Mehmed, sen İstanbulu Ak Şeyhle alacaksın” diye telkinde bulunurdu.
Fatih, 1453 yılı baharında İstanbulu muhasara etmek üzere ordusuyla Edirneden yola çıkınca Akşemseddin, Akbıyık Sultan, Şeyh Ebul-Vefa ve devrin diğer tanınmış şeyhleri de yüzlerce müridleriyle ona katıldılar. Akşemseddin; kuşatmanın en sıkıntılı anlarında, gerek padişahın gerekse ordunun manevi gücünün yükselmesine yardımcı oldu. Araştırmacılar, Akşemseddinin bu sıkıntılı anlarında zaferin yakın olduğu müjdesini vererek, sabredip gayret göstermesi gerektiğine dair Fatihe yazdığı mektupların, fethin kısa zamanda gerçekleştirilmesinde büyük bir tesiri olduğunu belirtmektedirler.
Molla Gürani, Molla Hüsrev gibi hocaları ve sağında solunda Akşemseddin ve Akbıyık Sultanla birlikte İstanbula girip de Ayasofyaya yaklaştığı zaman, beyaz elbiseli, ak sakallı, heybetli Akşemseddini hükümdar zannederek ellerindeki çiçekleri ona vermek isteyen Bizanslı kızlara Fatihi gösterince, Fatihin: “Veriniz, çiçekleri ona veriniz. Padişah benim ama, o da benim hocamdır” diyerek iltifat etmiştir.
Fatih, Akşemseddinden çok memnun kalmıştı. Kendisini müridliğe kabul etmesini istedi. Fakat Akşemseddin buna razı olmadı. Fatih ısrar ederek “Birisi gelir bir sözle onu halvete alırsın. Beni ne için menedersin” deyince: “Sen halvete girince devleti kim, umurunu kim idare edecek? Halvetten murad adalettir. Hükümdarlıkta adaletten ayrılmazsın. İşte bu suretle arzun yerine gelmiş olur” diyerek nasihat etti. Hocası Akşemseddine olan hürmetinin sebebini soran Mahmud Paşaya: “Benim bu zata hürmetim sonsuzdur. Diğerleri yanıma geldikçe elleri titrer. Benim de Akşemseddini görünce ellerim titriyor” demiştir.

——————————————————————————–
Dipnotlar:
(1) Y.Bahadıroğlu, Biz Osmanlıyız, Nesil Yayınları, 2006, İst., Sh: 82
(2) A. Yardım, Türk ün Şeref Madalyası: Fetih Hadisi, Kubbealtı Akademi Mec., Sayı 3 Temmuz 1979, Sayfa :64
(3) M.Armağan, Ufukların Sultanı, Timaş Yayınları., 2006,İst, sh :18
(4) a.g.e.sh:10
(5) Fatih Mehmed 2 Vakfiyeleri, Ankara 1938, Vakıflar Umum Müdürlüğü Yayını, Nakleden a.g.e sh. 28
(6) M.Armağan, Ufukların Sultanı, Timaş Yayınları, 2006, İst., Sh: 56
(7) a.g.e.sh:135

1 comment 8 Mayıs 2007

Gençliğin istikbali köklerindedir!

Gençliğin istikbali köklerindedir!
Talha Kolcu / talhakolcu@anadolugenclik.com.tr

Türkiyenin ve dünyanın en büyük gençlik teşkilatlarından birisi olan Anadolu Gençlik Derneğinin Genel Başkanı İlyas Töngüş ile sizler için Anadolu Gençlik Derneğini, gençliğin yaşadığı manevi buhranı ve çözüm yollarını konuştuk. “Elhamdülillah bu coğrafyada bin yıldır varız; değerlerimizle var olmaya da devam edeceğiz” diyen Töngüş bütün bu karanlık tablo karşısında geleceğe dair umut dağıttı.
n Bir tanımını yapmak gerekirse nedir Anadolu Gençlik?
Öncelikle şahsınız nezdinde Anadolu Gençlik Derginize teşekkür ediyorum. Anadolu Gençlik Derneği bütün insanlığın yararına hayrı ikame etmek, iyi, doğru, faydalı ve adil olanı hakim kılmak için kurulan ve kurulduğu günden bu yana milli ve manevi değerlerimize bağlı bir gençlik yetiştirmenin çabası içerisinde “insanların en hayırlısı insanlığa faydalı olandır” inancıyla gece gündüz çalışan bir dernektir. Anadolu Gençlik Derneğinin projesi insan, muhatap kitlesi gençlik, sevdası Türkiyedir.
n Anadolu Gençlik, genci nasıl tanımlıyor?
Biz genç tarifini daha geniş düşünüyoruz. İnancı ve ideali uğruna fedakarlık yapabilen herkese genç diyoruz ve hedef kitlemize dahil ediyoruz. 96 yaşında İstanbulun surlarının önüne gelen Ebu Eyyüb El Ensari hazretlerini örnek olarak gösteriyoruz.
n Türkiyede boyutlarının ne ölçüde olduğu tahmin dahi edilemeyen bir ahlaki ve manevi tahribat söz konusu. Her gün yeni bir skandal olayla karşılaşıyoruz. Derneğiniz günümüz gençliğinin geldiği bu noktaya bakınca nasıl bir tablo çiziyor?
Bugün hap kullanma yaşı 11lere düşmüşse, içki sigara ve kumar gibi bazı unsurlar küçük yaşta kullanılabilir hale gelmişse ciddi manada üzerine eğilmemiz gerekmektedir. Özellikle manevi eğitim veren kuruluşların önlerinde çeşitli engeller bulunması, Kuran Kurslarına gidebilme yaşının 12 olması, İmam Hatip Okullarının orta kısımlarının kapalı olması ve manevi temelleri olan kuruluşların yasaklı olması bu manevi çöküntüye sebebiyet vermektedir. Maddi anlamda yaşanan daralmalar ve işsizliğin artması özellikle gençlerimizin manevi buhrana düşmesinde tetikleyici bir unsur olduğunu görüyoruz. Bir yandan manevi eğitimi engelleyeceksiniz, öbür yandan kişiye maddi hiçbir katkı sağlamayacaksınız. İşte görüyorsunuz geçtiğimiz günlerde İzmirde bir babanın feryadını, yüreğimiz sızlayarak seyrettik. “Keşke çocuğuma din eğitimi verebilseydim, aşırı dozda uyuşturucu alır mıydı?” diyor. Şuanda gördüğümüz tablo çok iyi olmamakla beraber ümitsiz olmadığımızı da belirtmek istiyorum. Elimizin altında geçmişimiz var, çaremiz var. Anadolu Gençlikte zaten bu çarenin adıdır.
n Peki ne oldu bize? Savaşa giderken girdiği bahçeden yediği meyvelerin yerlerine ücretlerini bağlayan bir milletin torunları neden bu hale geldi?
Bakınız biz bu olayı ne kadar hayranlıkla dinliyoruz, ne büyük ahlak ve irfan diyoruz ama. Orada bir hadise daha vardır ki bu olayı askerlerden sadece bir kaçı yapmıştır orada bizim necip milletimizin esas ahlak değerinin mihenk taşı padişahın şu sözleri altında yatmaktadır. “Eğer yediğiniz üzümlerin parasını asma dallarına asmamış olsaydınız, sizin boynunuzu vurdurur ve seferden de vazgeçerdim” diyor. İşte bu milletin ecdadında ki irfan budur.
Günün 4 saatini televizyon karşısında harcayarak dünya rekoru kırmış bir kitle ile karşı karşıyayız. Nereye gidiyoruz sorusunu sormanın tam vaktidir. Öncelikle değerlerimizi hatırlamak mecburiyetindeyiz. Neredeydik, nereye geldik ve böyle devam ederse nereye gideceğiz? Burada eğitim politikasının yanlışlığından başlamak mecburiyetindeyiz. Milli Eğitim politikaları gençlerimizin özüne uygun değil. Geçtiğimiz sömestrda 14 evladımız öldü 104 kişi yaralandı. Öğretmenlere karşı şiddet uygulamalarını gördük bu dönemlerde. Efendim bu rakamlar Avrupaya bakıldığında durum çok iyi deyip kendimizi avutamayız, çünkü bir kişi dahi olsa can bizim için önemlidir, kutsaldır. Şimdi UNİCEF ile birlikte bilmece, bulmaca ve karikatür kampanyalarıyla güya çocukların şiddet eğilimleri azaltılmaya çalışılmaktadır, mesele hep detaylarda aranmaktadır.
n Dernek olarak sizin öneriniz nedir?
Bizim önerimiz çok nettir, bin yıl boyunca bu topraklar üzerinde durmamızı sağlayan değerlerimize sahip çıkmaktır. Yani ey evladım seni kimse görmüyorsa da Allah görüyor anlayışını çocuklarımızın kalbine nakşetmektir. Eğer bunu verebilirsek bu beraberinde bir oto kontrol duygusunu da getirecektir. Yoksa her bir insanın başına bir polis dikin kişi ne yapar yapar yine istediği eylemi gerçekleştirir. Allaha şükür gençlerimiz inançlıdır her türlü kötülüğe bulaştırılmalarına rağmen kalplerinde Allah sevgisi vardır. Biz gençlerimize arkadaş gibi yaklaşabilirsek, iyi bir arkadaş ortamı sağlayabilirsek inanıyoruz ki gençlerimiz bu sıkıntılardan kurtulabilecektir… Bunun için önce ahlak ve maneviyatın yeniden ayağa kaldırılması gerekmektedir.
n Bir yandan bakıyoruz Çanakkalede 250 bin şehid vermiş bir gençlik, diğer yanda popstar gençliği…
Çanakkale Savaşı başladığı zaman İstanbulda askerlik şubelerinin önü öğrencilerle doldu. Gecenin ilerleyen saatlerinde sıraya girdiler, şimdiki gençlik de geceden sıralara giriyor ama ne için popstar olacağım diye. Çanakkaleye gidecekler biz diyordu; popstar gençliği, bu kalabalık içersinde ben ne yapacağım? Ben nasıl birinci olacağım? Diye düşünüyor. Bu iki fotoğrafı milletimiz düşünmeli. Güzellik yarışmalarında birinci olmuş kızımızın cesedi bir mezarlık kenarında bulundu “altın vuruş” yapmış, Ata isimli evladımız da yine aynı Adanada bir otel odasında ölü bulundu işte son.
n Şunu söyleyebilir miyiz: İnsanların bugün bu hale gelmesinde materyalizmin büyük payı var. O zaman materyalizm kendi ürettiği sorunları yine kendisi çözebilir mi?
Elbette en büyük faktörlerden birisi budur. Şunu unutmamak gerekir ki bir sistem sebebiyet verdiği sorunları çözemez. Bu kendi iç mantığı içerisinde mümkün değildir. Sorunların çözümü için o sistemin karşısına farklı bir bakış açısıyla çıkılmalıdır. Bizde bu gerçeğin farkında olarak materyalizmin karşısına maneviyatçılık ile çıkıyoruz ve kendimizi tanımlarken diyoruz ki hakkı üstün tutuyoruz, maneviyatçıyız, nefis terbiyesini ön plana alıyoruz.
n Manevi eğitim önündeki engeller nasıl kalkacak?
Bu engelleri kaldırmak için milletin elindeki en önemli gücü, vereceği oydur. 3 Kasım öncesindeki iktidarların tutumları karşısında, milletimiz manevi eğitimin önündeki engellerin kaldırılması ve ahlaki tahribatın engellenmesi için AKPye büyük bir çoğunluk ile destek vermiştir. AKP milletten almış olduğu vekaleti milletin istek ve arzuları yönünde kullanmamıştır. Millete karşı büyük bir yanlış yapmıştır. 4,5 yıl sonra bu, gün gibi aşikardır.
Başörtüsü, İmam Hatipler ve Kuran kursları konularında manen yanıyoruz dedi halk. Teker teker bakıyoruz, milletimizin bu sıkıntılarının hiçbirisine çözüm bulunamamıştır. Milletimizin bu arzularının hiç biri yerine getirilmedi sonrada mesela kanunla halledilebilecek bir şeyi yönetmelikle düzeltmeye çalıştı. Sonra bu yönetmeliği de Danıştayın iptal etmesi üzerine de ey millet ben yapmaya çalıştım ama olmadı gibi bir bahaneye sığınmaya kalkmıştır. Anayasayı değiştirecek çoğunlukla iktidara gelmiş bir hükümet aciz kalmıştır. Milletimiz yine demokratik hakkını kullanarak bu 5 yılın değerlendirmesini sandığa yansıtacaktır.
70lerde iktidara gelen Milli Görüşü temel almış partilerin hükümet ortaklıkları sırasında bir yandan manevi kalkınma hamleleri gerçekleştirilmiş bir yandan da maddi çalışmalar başarıyla gerçekleştirilmiştir ve Refah-yol hükümetinin ekonomik alanda Havuz Sistemi ve dış politikada D-8 uygulamaları demokratik yollarla ne gibi hizmetler yapılabileceğine en büyük örnektir. Bu arada Refah-yol hükümetinin başbakanı Prof. Dr. Necmeddin Erbakan Hoca´mıza gençler adına teşekkürü bir borç bildiğimizi ifade ediyorum.
n Bugün üzülerek görüyoruz ki İslam coğrafyasının her köşesinde Müslüman kanı akmakta. Derneğiniz bu durumu nasıl değerlendiriyor ve çıkış yolları olarak neleri öneriyor?
Düzmece ikiz kule saldırılarından sonra bu saldırılar bahane edilerek 11 Eylülde başlatılan İslam ülkelerini yok etme operasyonu, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında ortaya kondu. Hemen ardından Afganistan ve Irak işgal edildi. Lübnana saldırıldılar. İsrail ve ABDnin işbirliği yaparak düzenlediği saldırı furyası Suriye ve İranı da Allah muhafaza Türkiyeyi de içine alacak bir şekilde bütün Ortadoğuyu saracaktır. Bu noktada İslam dünyasının uyanması gerekmektedir. Büyük Ortadoğu Projesinde Türkiyemizin Başbakanının “Eşbaşkan” sıfatıyla bulunması bizim için tarihe kara leke ile geçecek üzüntü verici bir tablodur. Bir an evvel Başbakan´ın bu görevden ayrılması gerekmektedir. Milletimiz tarihin hiçbir döneminde mazlumun karşında, zalimle yan yana olmamıştır. Milletimiz yine mazlumla birlikteliğini sürdürmektedir ama iktidar sahipleri tarafından 6 hava 7 deniz limanının Irakı işgal eden güçlerin hizmetine sunulmasını yüreği kan ağlayarak izlemektedir.
Hükümet bu uygulamadan bir an evvel vazgeçmelidir. Özellikle D-8 organizasyonu çerçevesinde 8 ülkenin bir araya getirilmesi daha sonra D-60 diyebileceğimiz 60 İslam ülkesinin bir araya getirilmesi son olarak da tüm ezilenleri bir araya getirerek kuvveti üstün tutan bu yapının karşısında hakkı üstün tutan bu organizasyonların bir an evvel canlandırılması ve kurulması gerekir. Yoksa insanların yok oluşunu yürek burkan bir halde izlemeye devam edeceğiz.
Guantanamo gibi, Ebu Gureyb gibi insanlık tarihinin yüz karası işkence merkezleri batının insan hakları, özgürlükler ve demokrasi çığlıkları altında dünyanın gözleri önünde işkencelerine devam etmektedir.
n Siz D-8in önemine vurgu yaptınız ve mutlaka canlandırılması gerektiğinden bahsettiniz fakat hükümet dış politikada Avrupa Birliği eksenli projeler üretiyor. Siz ABye nasıl bakıyorsunuz?
Özellikle İlerleme Raporları ile bizim üzerimizde bir baskı oluşturmaktadırlar. Avrupanın sinsi olarak yapmak istediği şudur. Türkiye kendi seyrine bırakılamaz çünkü büyük Türkiye kurulabilir. üye de yapmıyor çünkü geleceğinden endişe ediyor. Ne olduruyor ne öldürüyor bizi dümen suyunda tutacak tedbirler alıyor.
Dini ve milli kimliği olan bir Türkiyenin ABye üye olamayacağını artık herkesin kabullenmesi gerekir. ABnin basit bir ekonomik topluluk olmadığını herkes anlamalıdır. 22 barajın sularının ortak bir konsorsiyum tarafından yönlendirilmesi isteği, Aleviler ve Kürtleri birer ayrı kimlik olarak gösterilmek suretiyle milli birlik ve beraberliğimizin zedelenmeye çalışılması herkesçe aşikardır. Böyle bir ortamda ABnin bize fayda getireceği düşünmek mümkün değildir. Türkiye şuan da 400 milyon kişiyi besleyebilecek bir yer altı ve yer üstü kaynaklarına sahiptir. Böyle bir potansiyele sahip ülkenin kaynaklarını harekete geçirerek yapamayacağı bir şey yoktur. Bu yüzden biz kendimize, özümüze dönmeliyiz. Bu topraklar cihana hükmetmiştir yine hükmedebilir yeter ki yöneticilerini iyi seçsin.
n Gece gündüz çalışıyoruz dediniz. Derneğinizin bu tahribata karşı çalışmaları neler? Anadolu Gençlik ne hedefliyor, ne yapıyor?
Bir tane gencimizi bir kötülükten alıkoyabilirsek mutlu olacağımız bir bakış açısı ile çalışan bir kurumuz öncelikle. Milletimizden ilham alıyoruz. Millete dayanmayan hiçbir şeyin uzun süre hayatına devam edemeyeceğine inanıyoruz. Dışarıdan iteklemelerle bu işler yürümez.
n Soros vakfı…
Allah (cc) AGD´mize Sorosun parasını da Avrupa Birliği fonlarının parasını da nasip etmesin. Çünkü istikametimiz bozulur. Milletimiz adına yaptığımız faaliyetlerimizde akla hayale gelmeyecek bir teveccüh ile karşı karşıyayız. Geleneksel faaliyetlerimiz, aksiyonlarımız ve ulaşmamız gereken hedef kitlemiz çerçevesinde iki önemli faaliyet alanımız olduğunu ifade etmek istiyorum birincisi gençlerimizin tamamına erişmek ikincisi bu gençlerimize kendi öz değerlerini en iyi şekilde özümsetebilme yönündeki faaliyetlerimizdir.
Anadolu Gençlik Derneğimiz de milletimizin bağrından kopan bir kuruluş olarak bir takım geleneksel faaliyetler düzenlemektedir. Çanakkale şehitlerini anma programları yaptık. Üç önemli organizasyonla milletimizin karşısına çıktık. Birincisi 250 bin şehidimizi 250 bin hatimle anıyoruz dedik, 301 bin 501 hatm-i şerifi milletimizle birlikte okuyarak ecdadımıza karşı vazifemizi yerine getirdik. İkinci olarak 1. Uluslararası Çanakkale Sempozyumunu düzenledik. Üçüncüsü ise Çanakkale şehitliğine 30 binin üzerinde bir katılım ile ziyarette bulunduk.
Malazgirt zaferini kutladık. Sarıkamışta Allahuekber Dağlarında şehit düşen 90 bin vatan evladımızı anma programları tertip ettik. Mekkenin fethi programları, Asr-ı Saadet programları, Kuran ziyafeti programları düzenledik. Kuran ziyafetlerinde 400ün üzerinde programda yaklaşık 7 milyon kişiye ulaşarak çok önemli bir faaliyete imza attık. Kahramanmaraşın kurtuluşunu bu sene 87. yılı münasebetiyle çeşitli programlarla kutladık. Osmanlı´nın kuruluşunu Söğüt´te yapacağımız programla kutlayacağız. Kuvay-ı Milliye günü çerçevesinde ise Balıkesirde Allahın izniyle bir çalışma başlatacağız. Böylece bir yandan milli bir yandan da manevi değerlerimizi bir araya getirerek bir değerler bütünü oluşturmaya gayret ediyoruz. Diğer yandan okullarımızla, gençlerimizle ilgilenmeye devam edeceğiz. Barınma ve maddi imkan sağlamaya devam edeceğiz. Yeter ki milletimiz teveccühünü bizden esirgemesin. Anadolu Gençlik bir ihtiyaçtan dolayı vardır ve bu ihtiyaç var olduğu müddetçe var olmaya devam edecektir.
n Birde derneğinizle özdeşleşen “İstanbulun Fethi” kutlamaları var. Bu yıl ki program hakkında bilgi verebilir misiniz?
İstanbulun fethini 554. yılında, Allaha şükürler olsun, 26 Mayıs tarihinde bu kez Ankara´da 19 Mayıs Stadında kutlayacağız. İslam coğrafyasından devlet adamları ve sivil toplum kuruluşları da her sene olduğu gibi bu senede programımıza iştirak edeceklerdir.

——————————————————————————–
“Biz” olmazsak yok oluruz
Bakın bu sorunların bir çoğu yüzeyseldir özellikle batılı bir kısım organizasyonların içimize soktuğu yanlışlıklardır. Bunlar temizlendikten sonra çözümün yakın olduğunu düşünüyoruz. Dünya ölçeğinde meseleye baktığımız zaman İslam, bir medeniyet getirmiştir. Bu medeniyet her alanda dünyaya çeşitli miraslar bırakmıştır. Bugün maalesef bu medeniyetin temsilcisi olan bizler bir takım problemlerle 150 yıldır geri kalmış durumdayız ama her şey bitti gözüyle de olaya bakamayız. Bizim bugün bu coğrafyada değerlerimize sarılarak yeniden büyük Türkiyeyi kurma imkanımız vardır. Bunun için Türkiyenin yaşanabilir olması gerekir, maalesef ülkemiz yaşanabilir olmaktan bugün adım adım uzaklaşmaktadır. Asgari ücreti 403 YTL olan bir ülkede yaşamak mümkün değildir, bu ücret ailelerinde çatırdamasına sebebiyet vermektedir. Aile korunması gereken son kaledir. Aileyi de kaybedersek o zaman toplumdan da, ülkeden de bahsedemeyiz. Biz birlikte yaşamaktan haz alan zevk duyan bir toplumuz. Ferdiyetçiliği öneremeyiz biz olmak mecburiyetindeyiz ama batının bize bugün önerdiği şey ben olun, bireyselleşin. Bizde diyoruz ki ben olamayız; ben benim yok olmam manasına gelir. Ancak biz olursak beni de kurtarabiliriz.

——————————————————————————–
Gelecekten ümitliyiz
Çağ açıp kapatan bu milletin bağrında yatan daha nice Fatihler ve bu Fatihleri doğurup yetiştirecek daha nice sultanlar bulunmaktadır. Gençlerimiz özlerine döndükleri zaman ben inanıyorum ki hepsi birer Fatih hepsi birer Nene Hatun olacaklardır. Ülkemizin geleceğinden ümitvarız, gençlerimiz, insanlarımız hiçbir zaman ümitlerini kaybetmesinler. Elhamdülillah bu coğrafyada bin yıldır varız; değerlerimizle var olmaya da devam edeceğiz. Önce yaşanabilir bir Türkiyeyi daha sonra da yeni bir dünyayı mutlaka kuracağız.
Milletimize de güvenmeye devam ediyoruz. Ve bir kez daha herkesi bu çalışmalara katkı yapmaya davet ediyoruz. Başımıza bir felaket gelmeden, çocuklarımız bir sıkıntıya düşmeden bu müesseselerimizde mümkünse görev alalım ve hep birlikte çalışalım. Madden ve manen destek olalım ve dua edelim.

Add comment 8 Mayıs 2007

Modernleş(tir)meye tepkimiz…

Modernleş(tir)meye tepkimiz…
Kenan Çamurcu / kenan.camurcu@fikritakip.com

Modernleşme, biz Müslüman milletler açısından, Batı tarihi tecrübesi için taşıdığı anlamdan çok farklı bir manaya geliyor.
Modernleşme, Batı tarihi tecrübesi bakımından, dinin evren kavrayışının terkedilmesi ve gündelik hayatı ilgilendiren bir kurucu öğe olmaktan çıkarılması sürecidir. Kainata “Allahın kitabı” gözüyle bakmaktan vazgeçen bu yeni (modern) anlayış, eski dünyanın düzenini toptan değiştirecek radikal bir adım atmıştı. Aşağı yukarı 15. yüzyıldan itibaren başladığı varsayılan bu süreç, yeni “medeniyet”in inşası için ihtiyaç duyduğu kaynağı, dünyanın zengin bölgelerini “keşfederek” sağladı. Bu yeni “medeniyet”, 19. yüzyılda sanayileşme ve teknolojik gelişmelerde sıçrama yapmasını büyük oranda bu zaman zarfında yağmaladığı kaynaklara borçludur.
Bu uygarlığın kuruluş macerası, günümüzde kendisinden sıkça sözedilen “uygarlıklar savaşı”nda Batı yakasının hikayesidir.
Bilindiği gibi, aklın denetiminde ahlakın rolüne son veren yeni “medeniyet”, insanlığın anlam arayışını bırakmasının ürünüdür. Buna göre, özlenen cennet yeryüzünde kurulabilir ve kurulmalıdır. Bunun için de insanı ve onun maddi gereksinimlerini eksen alan yeni bir düşünce ve uygarlık inşası gerekir. Adına modernleşme dediğimiz ideoloji, işte bu uygarlığı ve onun insanını icat etmek için her şeyi meşru saymıştır.
Başka ülkelerin işgal ve talan edilmesindeki gayri ahlaki ve anlam dışı bütün girişimler modern dönem insanının sınırsız, denetimsiz ve kontrolsüz algı dünyasıyla yakından alakalıdır. Modern insan ve onun uygarlığı, başka medeniyetleri yok etmekten çekinmemiş ve o medeniyetlerin ve toplumların zenginliklerini arsızca çalmada bir beis görmemiştir. Üstelik bütün bunları da sözkonusu toplumları “uygarlaştırma” adı altında yapmıştır.
Binlerce yıllık tarihsel köklere sahip medeniyetlerin karşısına geçip o toplumları uygarlaştırmaktan sözetmelerinin iki nedeni vardır. Birincisi, bu medeniyetleri, sömürüye dayalı kendi uygarlıklarının önünde engel gördüklerinden ve bu medeniyetlerle rekabet edemeyeceklerini bildiklerinden onları medeniyet saymayarak psikolojilerini rahatlatıyorlar. İkincisi, savaş açtıkları medeniyetler, kendi uygarlıklarının felsefi temellerinden uzak, insanın yaratılış hakikatine yakın durduklarından bu medeniyetleri “uygar” kabul etmiyorlar.
Bu her iki durumda da tek uygarlık olarak kendilerinkini kabul ederek, bu uygarlık dışında kalan medeniyetleri ve toplumları “uygarlaştırma”yı meşru görebiliyorlar. Bütün o işgal, talan, yağma, kıyım, yıkım ve katliamların ardında, kendileri dışındaki toplumları uygar ve medeni, hatta insan saymamaları gerçeği vardır.
Haktan ve hakikatten uzak bu yeni uygarlık, “coğrafi keşifler” adı altında yağmalama seferleri gerçekleştirmiş ve bu seferler sırasında medeniyetlerin insan, bilgi ve tabiat zenginliklerini acımasızca talan etmiştir.
Bugün ABDnin önderlik ve öncülüğünü yaptığı Batı uygarlığı, aynı yağmalama, yıkım, tahribat, kıyım ve katliamlara devam ediyor. 60lı yıllarda Vietnam, Japonya ve Kore gibi ülkelerin şahsında Doğu Asyaya yönelen “uygarlaştırma” saldırganlığı, şimdilerde Ortadoğuya ve İslam dünyasına odaklanmış durumdadır.
Bu bakımdan, bugün ABDnin öncülüğü ve önderliğini yaptığı Iraka karşı modernleş(tir)me savaşını, geçmişin uygarlaştırma saldırganlığından farklı görmemek gerekir.
Görüldüğü gibi, tarihsel bakımdan Avrupa başta olmak üzere genel olarak Batı dünyasının modernleşme tecrübesi ile İslam dünyasının modernleşme tecrübesi arasında önemli bir farklılık vardır. O da, Batının kendi dinamikleriyle gerçekleştirdiği kendine özgü bir tarihsel tecrübenin İslam dünyasına sıcak savaş, psikolojik savaş, propaganda ve dayatmalarla empoze edilmesidir. İslam dünyasının Batı dünyasınınkine benzer biçimde modernleşmesini bekleyen Batı dünyası, bunun olmadığını, olmayacağını görünce kolları sıvayarak barışçı ve diyalog yanlısı İslam kültürüne karşı topyekün savaş açmıştır.
2001 Eylülünde New Yorka yapılan terörist saldırı bahane edilerek girişilen savaşların gerekçeli kararı özü itibariyle şudur: Müslüman dünya Batı dünyası gibi ahlakın denetiminden çıkarılmış aklı eksen almadığı ve hayat anlayışını bunun üzerine kurmadığı için teknolojik gelişimini gerçekleştirememiştir. Böyle bir sürecin yaşanmamış olması ekonomilerin gelişmemesine, bu da gündelik hayatın kalitesinin düşük olmamasına yolaçmıştır. Ekonomilerinin gelişmediği, siyasi rejimlerinin şeffaf olmadığı, toplumların geleneksel ve kapalı olduğu bu ülkeler terörizmin kaynağı olabilmektedir. Öyleyse Batı tipi modernleşme modeli uygulanarak Müslüman ülkelerin modernleşmesi, dolayısıyla da demokratikleşmesi sağlanması ve böylelikle de küresel barış güvence altına alınmalıdır.
ABDnin öncülük ettiği koalisyon ülkelerinin işgali altındaki Irakta 600 binin üzerinde Iraklının hayatını kaybetmesine, askeri operasyonlar sırasında kimyasal silahlar kullanılmasına, Irak dışında İran, Filistin ve Lübnana ağır baskılar uygulanmasına, hatta zaman zaman saldırılar düzenlenmesine ve daha başka sayısız saldırganlık örneklerine açıklama getiren gerekçeli karar budur. Batı dünyası, bu yaklaşımla biz Müslümanların kendilerininkine benzer bir modernleşme süreci yaşamamıza gerek görüyor. Eğer bu süreci yaşamayı başaramazsak askeri baskıyla bunu zorla yaşatacağını ikaz ediyor. Müslüman dünya, bütün o askeri ve zecri tezahürler bir yana bırakılırsa aslında bir terörizm türü olarak Modernleşme baskısıyla karşı karşıyadır.
Bu açıdan bakınca modernleşmeye karşı tepkimizin ne olması gerektiğine dair ipuçlarını bulabiliriz. Batı dünyasının Müslüman dünyaya karşı yürüttüğü terörizm türü olarak modernleşme, bizden kainata, hayata ve insana bakışımızı değiştirmemizi bekliyor. Yani kendilerine benzememizi istiyor ve eğer böyle yaparsak kendileri gibi gelişeceğimizi müjdeliyorlar. Eğer onlara benzersek demokrasimiz de, ekonomimiz de onlarınkine benzeyecek; böylece de hem biz mutlu olacağız, hem de onlar güvenlik krizini aşacaklardır.
Eğer Müslüman bir toplum, kainat anlayışından Allahı ve onun mukaddes dinini çıkarırsa, aklını ahlakın denetiminden uzaklaştırırsa, gündelik hayatını tanzimde Allahın emirlerini ve Resulullahın (sav) sünnetini yok sayarsa, ekonomiyi vicdan ve ahlakın sınırlamasından söker alırsa Müslümanlığından geriye ne kalır?
Müslüman kalmayan bir Müslüman toplum, modernleşmekten ne fayda görebilir? Yahut dünyevi bir fayda görse bile ahiretini berbat etmiş olduktan sonra böyle ağır bir bedele karşılık kazanacağı dünyevi menfaat hangi derdine derman olabilir?
Batı dünyası, Müslüman dünyayı işte böyle bir tercihle karşı karşıya bırakıyor.
İslam dünyası kuşkusuz bir terörizm türü olarak Modernleşmeye karşı tepkisini ortaya koymalı, zihniyle de fiilen de bu projeyi reddetmelidir. Fakat bunun anlamı, demokratikleşme, insan hakları, şeffaf toplum, çoğulcu siyasi rejim, açık ve adil bir ekonomi gibi ilkeleri bırakıp; kapalı toplum, totaliter ve otoriter yönetim, yolsuzluk ekonomisi, tek tipçi siyasi rejim gibi olumsuzlukları savunmak değildir. Müslüman toplumlar, kendi tarihsel tecrübelerindeki parlak örneklere bakarak modern dünyaya en uygun karşılığı verecek ve anlam dünyasını yeniden ayağa kaldırabilecek birikime ve deneyime sahiptir.
Modernleşme dayatmasına en doğru tepki, asla içe kapanma ve Batı dünyasınınkine benzer bir şiddete başvurma değildir. Müslüman toplumlar, adaletsiz ve eşitsiz küresel düzene, adalet ve eşitlik bayrağını yükselterek karşılık vermelidir.
Gelişme ve refahı sağlamanın, sosyal hayatın kalitesini yükseltmenin, iyi eğitimin, çoğulcu siyasi rejimin, insan haklarını temin etmenin ve daha pekçok toplumsal kapasiteyi arttıracak adımın başka toplumların haklarını gaspederek elde edilmesi Müslüman zihin dünyasının kabul edeceği bir şey değildir. Müslüman zihin, kendi modernliğini kurarken Batının gittiği yolu izleyemez. Batının tarih boyunca sürdürdüğü haksızlıkları, zulümleri, gaspları, talan ve yağmaları, kıyım ve kırımları yapamaz.
Müslüman hayat kavrayışı, kendi inancını kabul ettirmek için bir dayatma türü ve bir çeşit terörizm olan modernleştirme, uygarlaştırma benzeri sapkınlıklara sapamaz.
Batının modernleştirme terörizmine tepkimiz, küresel barışın tesisi için adil bir uluslararası düzen kurulması meselesine odaklanmak şeklinde tezahür etmelidir.
Ama en önemlisi, merhum düşünür Ali Şeriatinin dediği gibi, Batının modernleşme dayatmasından ne korkmalı ve içimize kapanmalı, ne de onlara benzeyerek bu hücumu savuşturduğumuzu sanmalıyız. Her ikisi de hastalıklı bir durumdur. Müslümanlar, kendi tarihsel ve kültürel hakikatlerine sıkı sıkıya sarılıp özlerine dönerek kendi modernitelerini kurabilir, dini düşüncelerini ve hayatlarını ihya edip tecdidi gerçekleştirebilirler.

1 comment 8 Mayıs 2007

Türkiye´yi tanımlamak…

Türkiye´yi tanımlamak…
D. Mehmet Doğan / mehmetdogan@anadolugenclik.com.tr

Türkiye kendini gerçek anlamda tanımlayamıyor. Mevcut tanımlamalar, tarifler Türkiyenin doğru adresini vermiyor ve bu yüzden yetersiz kalıyor. Eskimiş tanımlamalar Türkiyeyi dinamik kılmıyor.
“Türkiye tanımı” 1920lerde yeniden yapıldı. Bu tanımlama, Türkiyeyi bulunduğu coğrafyadan soyutlayan, hatta coğrafyasına sömürgecilerin nazarıyla bakmayı gerektiren bir tanımlama idi. Bizim “Savaş sonrası ideolojisi” dediğimiz ideoloji tamamen bu tanımlama üzerine oturmaktadır. Bu ideolojiye göre Türkiye her bakımdan “Misak-i Millî” sınırları arasına sıkıştırılmış, bütün tarihî güç ve haklarından vaz geçmiş; değil dünya gücü, bölge gücü olmamaya bile and içmiş uslu mu uslu “bağımsız bir devlet”tir. Birinci Cumhuriyetciler için aslında bundan daha âlâsı da olamazdı. Osmanlılar akılsızca hareket edip ta nerelere kadar sarkmış, böylece güç gösterisinde bulunmuşlardı. Halbuki, onlar daha altı asır önce “azıcık aşım, kaygısız başım” demeyi bilselerdi Misak-ı Millî sınırları içinde hür ve müreffeh yaşardık… Bu mantığın zaafını anlamak için öyle müthiş zeki olmaya gerek yok, Osmanlılar onların dediği gibi hareket etselerdi, onların sömürgecilere bağışlayacak toprakları olmaz ve elde Türkiye de kalmazdı!
Cumhuriyet döneminde din/İslâm üzerindeki sınırlamaların çok keskin çerçevelerde yürütülmesini sadece (ve diktatörce) kişi hak ve hürriyetlerinin sınırlanması veya pozitivizmi ve dinsizliği benimsemiş yönetici kadronun kendi düşünceleri doğrultusunda uygulamalara girişmesi olarak yorumlamak tam açıklayıcı olamaz. Türkiyede İslâmın öğretilebilirliği ve öğrenilebilirliği, meşru (yasal) yaşanılırlığı -hiç olmazsa nazarî olarak- imkânsız hale getirildi. Düşünce olarak bile alan dışı bırakıldı. O yılların gazete ve dergilerinde İslâmdan sadece “irtica” dolayısıyla, yani menfi olarak bahsedilir. O zamanların manzarasına bakıldığında görünen şuydu: Bu topraklar üzerinde sanki bin yıl İslâm kültürü var olmamış, insanlar onunla kimlik ve kişilik bulmamışlardı. Bu ideolojik ayıklama kanlı oldu, yerine ikame edilen ideolojinin hiç bir emperyalist çıkarla çatışmadığı ortadadır. Bu noktada ülkeyi yönetenler, “üç-beş yıl önce savaştığımız devletler bile bize saygı gösteriyorlar” avunması ile ideolojilerinin başarısını söylerken, suçlarını da itiraf etmektedirler.
Türkiyenin yeniden tanımlanması 1950lerde zorunlu olarak gündeme geldi. Savaş sonrası ideolojisinde kapitalist-komünist iki bloklu dünyanın gereklerine uygun bir ayarlama gerekiyordu. Türkiye komünist dünyanın sınırında bir ülke olarak belli güçlere sahip olmalıydı. Kemalizmin komünizmin önünde ciddi bir engel teşkil etmeyeceği tahmin edilebiliyordu. Bu totaliter ideoloji mensupları faşizmi de komünizmi de benimseyebilirlerdi. Nitekim bir devletlu, komünist gösteri yapan gençlere, “size de ne oluyor, bu ülkeye gerektiğinde komünizmi de biz getiririz” demişti. Komünist dünyanın önünde din faktörü olmadan durulamıyacağı gerçeği, Türkiyenin din karşıtı ideolojisini revizyona uğrattı. Dine karşı tavırlar kırıldı ve böylece bir “normalleşme” süreci yaşandı.
İki bloklu dünyanın çöküşü 1990larda Türkiyeyi yeni bir tanımlama ihtiyacı ile karşı karşıya bıraktı. İki blokluluğun dehşet dengesi, batı ülkelerinin Türkiyeye dokunmasını engelliyordu. Kuzeyde büyük ve korkulu bir güç kalmayınca Türkiyenin konumu da tartışılmaya başlandı. Batılıların bu dönemde Türkiyeye sunmak istedikleri ideoloji çok parçalılıktır, mozayikciliktir. Kendi çok parçalılıklarını, mozayiklerini bütünlük olarak gösteren sömürgeci ülkeler, Türkiyede farklılıkları ayırımcılığa dönüştürmek için her türlü gayreti sarfediyorlar. Bunun içinde içeriden her seviyede işbirlikci buluyorlar.
Bu noktada Türkiyenin kendini yeniden ve doğru olarak tanımlamaktan başka yolu yoktur. Bu tanımlama, tarihe, coğrafyaya ve zamana uygun olarak yapılmalıdır. Bu tanımlama bizim ne olduğumuzu ve ne yapmak istediğimizi, nasıl bir dünya düşündüğümüzü söylemelidir. Türkiye bir daha ve belki de nihaî olarak kendi kendisiyle karşı karşıya kalıyor. Fakat, bunu şiddetle red ve inkâr ediyor. Eğer gerçekci olmaz, aklımızı kullanmaz ve zararın dönülmesi gereken noktasından hemen dönmezsek, kaybeden Türkiye olacak. Devlet olacak, millet olacak…
Yumurtayı doğru ucundan kıralım. Batı müziğini, operayı, baleyi baştacı ederek batılı mı olmak istedik, batılıları mı kandırmak istedik? Batılılar kara kaşımız kara gözümüz için de, opera dinlediğimiz, bale seyrettiğimiz, 9. senfoniye âşık olduğumuz için de bizi tutmuyorlar. Laikliği, dinî olana karşıtlık haline getirerek, dinî görünürlüğü şiddetle men ederek iç politika mı, dış siyaset mi yapıyorduk? Dinî atıfları olan insanların etkili olduğu parti kapatılırken Türkiyenin iç yapısı mı tanzim ediliyordu, batılıların komünizmden sonra potansiyel düşman olarak ilan ettiği “İslâm”a aynı ölçüde düşman olduğumuz mu belgeleniyordu?
Türkiye 21. yüzyılın başında cumhuriyet dogmalarını sorgulamak zorunluluğu ile karşı karşıya. Bu tam manasıyla ve mecburen bir “meşruiyet sorgulaması” olmak zorunadır. Fakat dogmaların savunulması için kurulmuş açık-gizli mekanizmalar buna imkân vermiyor. 28 Şubat süreci, kapıyı çalmış olan sorgulamayı savuşturmak için gerçekleştirilen bir operasyondu. Fakat her tehir, tehlikeyi biraz daha artırmaktan başka işe yaramıyor. Türkiye 28 Şubat dayatmaları yerine, kendisiyle barışmayı seçseydi, bugün Batı karşısında bütünlük problemi asgari seviyede, kendine güvenen bir ülke olarak duracaktı.
Terörün bile ayrıştıramadığı toplumu terör sonrasında ayrıştırmaya aday elemanlar, etkenler, unsurlar ve güçler sorgulandı mı? Ayrıştırıcı unsurlar yanında bütünleştirici unsurlarve güçler tadat edildi mi? Toplumun yüzyıllardır organik birlikteliğini sağlayan unsurlar ve güçler konusunda karara varıldı mı? Şu temel soru sorulup cevabı verildi mi: Türkiyenin bütünlüğü “laikcilik”le sağlanabilir mi? “Laikcilik” Türkiye halkını bütünleştirecek ortak bir maneviyat zemini oluşturabilir mi? Bölücü Apo laikcilik denkleminde mi, din denkleminde mi?
Türkiyeyi 28 Şubattan sonra etkin güçler yönetti. Türkiyenin bütünlüğü Cumhuriyet tarihi boyunca en fazla bu süreç içinde zarar gördü. Terör tamaman bittiğinde veya Batı siyasi çözümü dayattığında cevabınız ne olacak? Etnik yangının üzerine göz göre göre laikçilik benzini mi dökeceksiniz? Etnisiteyi yenmenin yolu ne başka etnisite dayatmak ve ne de laikçi cevaplar vermektir.
Türkiye coğrafyası, bin yıldır istikrarlı biçimde müslümanca, yedi asırdır Türkçe yönetilen bir kıtadır. Türkçe asırlardır Türkiyede bir etnik grubun değil, ana dilleri farklı olsa da bütün halkın ortak dili olmuştur. Müslümanlık ise, müslüman olmayanların da kendini emniyette hissedecekleri bir yönetim tarzı ile bunca yüzyıl Türkiyeyi ayakta tutmuştur. Kültürümüz tarihen bu iki unsurun ağır bastığı bir bütünlük içinde oluşmuştur.
Batılıların husumetini çekmemek veya asgariye indirmek için dinimizden vazgeçelim! Hatta dinimize karşı tavır alalım! Bunu on yıllardır zaten yapmıyor muyuz? Kendi ülkemizde kendi insanımızı en hafif tabiriyle “garip” veya ikinci sınıf vatandaş durumuna düşürmedik mi? Buna rağmen batılılara yaranabildik mi? Kendi manevî bünyemizi, ülkeyi on asırdır bütün tutan inancımızı zayıflattık, inanç kardeşliğini hor gördük. Etnisite kavgalarının dünyasında sentetik etnik çözümler dayatarak etnik tepkiler uyandırdık.
Son olarak ve bu defa doğru, ilmi, akli ve sonuç alıcı, çözüm getirici yolu seçelim. Türkiye gerçeğini olduğu gibi kabul edelim. Hiç bir toplum mühendisliği uygulamasının bin yıllık yapılanmayı bir anda, bir yılda veya on yılda -hatta yüz yılda- değiştiremeyeceğini bilelelim. Bu toplumun yapıştırıcı unsuru dindir. Aydınların veya yönetici elitin din karşıtı tutumları ya gerçek kabullere ya da konjonktürel tercihlere dayanmaktadır. Gerçek kabuller sözkonusu ise yapılacak bir şey yoktur. Kimse dine veya dindar olmaya zorlanamaz. Fakat bu durumda olanların büyük bir nisbet tuttuğu söylenemez. Konjonktürel tercihler ise her zaman dönüşebilirdir. Din üzerindeki, dindarlar üzerindeki bütün baskılara son verelim. İrtica vs. bahanesiyle Türkiyenin eğitim sistemini düğümleyen, sosyal bünyesini tahrib eden, bürokrasisini dumura uğratan, psikolojik dengelerini tehlikeye düşüren kampanyalardan derhal vazgeçelim.
Böylece, ömrünü siyaset köçekliği ile geçirmiş, kâh ABDnin, kâh Avrupanın tefine oynamış veyahutta iç egemen güçlerin korkularından beslenmiş kifayetsiz muhterislerin kağnı gölgesinde yatıp kendilerini aslan sanmalarının da önüne geçelim. Sırf toprağı sevmek vatanseverlik için yetmez, toprağın üzerindeki insanı bütün varlığı ile sevmek, onun kimliğine saygı duymak da gerekir! “Seni benim emirlerine uyarsan, benim kalıplarıma girersen, kendin olmaktan vaz geçersen severim” demenin başka bir adı olmalıdır…

Add comment 8 Mayıs 2007

Fatura zekattan düşer mi?

Fatura zekattan düşer mi?
Ayfer Karaarslan / ayferbodur@anadolugenclik.com.tr

Elektrik faturasını ödedin mi? Eyvah telefonun da son günüymüş. Anne suyu kesmişler. Doğalgaz almayı unutursan çoluk çocuk donarız bugün. Hepsi günlük olağan cümlelerimiz değil mi? Ne yaparsanız yapın nereye giderseniz gidin faturalar peşinizi bir türlü bırakmıyor. Bir gün bakıyorsunuz su faturası gelmiş ertesi hafta elektrik. Tam birini yatırdım kurtuldum derken hadii bir de öbürü çıktı. Ne var sanki hepsi bir arada gelse bir bankaya bir postaneye koşturma derdi olmasa? Ömrümüzün yarısı kuyruklarda borç ödemek için beklemekle geçiyor. Şimdi diyeceksiniz artık bankalar kartınızdan sizin adınıza faturalarınızı yatırıyor diye. Teknoloji sağ olsun sağ olmasına da benim gibi kimseye güvenmeyip elden yatırmak isteyenler ne yapsın? Biliyorum internetten de çok kısa bir sürede işlem yapabiliyorsunuz. Bilgisayar kullanamayan anne babalar sırf bunun için kursa mı gitsin? Hem korkuyoruz artık. İnternet oltacılarına yakalandınız mı haliniz harap. Kartının şifresini kuzu kuzu verip arkasından ağlamak istemez kimse. Bu yüzden postacıları kolluyoruz. Faturaların son ödeme tarihlerini aklımıza kazıyor, unuttuğumuz zaman eyvah, tüh yakınmalarına devam etmeyi tercih ediyoruz. Son ödeme tarihi demişken o da ayrı bir eziyet. Zamanı kaçırınca bir su bedeli için ASKİ ye, elektrik için de bir zahmet TEDAŞ a kadar yorulmanız gerekiyor. Çünkü postaneler beni bağlamaz politikası uyguluyor. Açma kapama ve gecikme bedellerini de unutmamak lazım tabi.
Verginin vergisi
Devlet vatandaşından (her nedense?) doğrudan alamadığı vergiyi dolaylı yolla almayı tercih ediyor. Faturada bir rakam veriliyor. Bunu ödeyeceksin deniliyor. Ne kadar kullandığımızı ne kadar vergi verdiğimizi bilmeden amenna çekip yatırmaya koşuyoruz. Yahu ben bunu neden ödemek zorundayım? diyemiyorsunuz, eliniz mahkum. Örneğin bir su tüketimi borç bildirim kağıdını inceleyelim, sadece 25 YTL lik harcama yapıp, 45 YTL tahsil edilmek istendiğini görüyorsunuz. Neden? Atık su bedeli, şube yolu bakım ücreti, KDV tutarı, çevre temizlik vergisi… gibi üfürükten teyyâre zorunlu cep boşaltma yöntemleri yüzünden. Daha bitmedi bir alo dediniz anında KDV, özel iletişim ve damga vergisini yüklendiniz. Hele elektrik faturası… Enerji fonu ve belediye tüketim vergisini geçtim. Benim en çok takıldığım nokta TRT payı. Aralarında alakayı bir tek TVyi prize takmakla kuruyorum. Bari ona aktaracağınız parayı başka yerden tahsil edin. Yakında baktılar kırpacak bir yer bulamıyorlar, başımızda bekleyip lambayı kapatmadın, suyu ziyan ettin, onu niye yedin, bunu neden içtin, şuradan geçtin vergileri düzenleyecekler. Verginin bile vergisini almaya kalkacaklar. Neredeyse kazandığımız 100 liranın 70ini vergiye teslim ediyoruz. Ver ver nereye kadar? Nakitin yetmediği yerde kredi kartına başvuruyorsunuz. Onunda faizi, gecikme zammı ve kullanım ücreti derken astarı yüzünden pahalıya geliyor.
En çok alan ülke Türkiye
Dolaylı vergi alımı Avrupada ne kadar düşükse, ülkemizde bir o kadar yüksek. Onlarda yüzde 15-25 arasındaki GSM vergileri Türkiyede yüzde 57lerde. Yani dünyanın zirvesinde. Gelişmiş ülkelerde faturalara sadece KDV yansıtılırken, bizde yüzde 25 ÖTV, yüzde 14 maktu, yüzde 18 de KDV vereceksiniz dayatması yapılıyor. OECD ülkeleri içinde saniyede kullanılan elektrik fiyatında, en pahalı ikinci ülkeyiz. Avrupalı ortalama 5 sente aydınlanırken, biz yaklaşık 10 sente ampul yakıyoruz. Diğer ülkelere göre düşük hıza en pahalı internet ücreti (6 kat) ödeyen de yine maalesef sadece bizim vatandaşımız. Malum bize her şeyi misli misline geri vermek öğretildi. Bu yüzdendir ki Avrupa ve Amerikada otomobillerden hiç vergi alınmamasına ya da çok cüzi bir miktar istenmesine bile şaşırır hale geldik.
Yabancılar daha kolay, daha ucuz yaşıyorlar. Günlük ihtiyaçları faturalarına minimum ücretlerle yansıyor. ABDde kamu hizmetleri çoğu zaman tek kurum tarafından yönetiliyor. Bu da Türkiyedeki gibi ayrı ayrı değil de, elektrik, doğalgaz ve su için sadece bir fatura kesilmesi anlamına geliyor. Bazı evlerde gaz ücretini kiralarıyla birlikte ödeyebiliyorlar. Su bedelleri genelde düşük ve birçok eyalette gayri menkul vergilerinin içinde yer alıyor. Bizim belediye çalışanlarımız çöp almaya üşenirken onlar az parayla çok iş gördürerek garaj girişlerindeki karları bile temizletiyor. Bir şirkete bağlı kalmaktansa telefon sisteminin bölgesel şirketlere bırakılması sayesinde istediği hat ve donatı ile görüşme şansına sahipler. Rekabetle birlikte saatlerce konuşsalar da ceplerine dokunmuyor. Eyaletlerde şikâyetlerini ulaştırabilecekleri ve çözüm bulabilecekleri yerler var. Dilekçe üstüne dilekçe yazıp eli boş dönenlerden değiller yani. Buna rağmen bakıyorsunuz daha fazla ödeme yapmak zorunda değiller. Türkiyede ise yapılan hiçbir faaliyet olmamasına rağmen vergilerde yüzde 90 artış gözleniyor. Ülkemizdeki vergi sistemi dünyanın hiçbir yerinde yok. Avrupada kazanca göre vergi düzenlemesi yaparken, Türk vatandaşından kazanmadığı paradan bile kesinti yapılıyor. Ne kadar çok harcama yaparsa faturaya yüklenen vergi oranı da o derece artıyor. Hatta kendi borcunu ödemesi yetmiyor. Kaçak kullananların beleş keyiflerinin bedeli de dürüst vatandaşın kesesinden çıkıyor. Aslında hocalarımıza sormak lazım. Faturalara giden para zekatımızdan düşer mi? Çünkü vergiye vermekten zekata ayıracak bir şey kalmıyor. Devletin eli vatandaşın boğazında.
Parayı ver, gerisini sorma
Vatandaştan alınan bu paralar buhar olup uçmadığına göre nereye gidiyor? Sorunları çözsün, halk rahata kavuşsun diye hazineden belediyelere tahsilat toplamı üzerinden % 9,25, il özel idarelerine % 1,70 aktarım yapılıyor. Sözde bize yol, su hizmet olarak geri dönecek. Ne hizmeti? Türkiyede ödenen her fatura bize tekrar vergi olarak geri dönüyor. Yollar köstebek yuvası gibi delik deşik. Yamalar artık bir yama daha istiyor. Ebeveynler çocuklarıyla helalleşerek sokağa bırakıyor. Otobüslerde oturmayı bırakın tutunacak bir demir bulursanız ne âlâ. Hele sağlığınızı hiç kaybetmeyin. Pişman olursunuz. Saatlerce muayene kuyruklarında bekler üstüne üstelik bir de azar işitirsiniz. Yoruldunuz iki dakika soluklanayım diye parka girdiniz. Banklar kırık dökük, çocukların oynayacağı oyuncaklar kullanılmaz halde. (Tabii yerlerinde duruyorlarsa.) Herkes kendi kapısının önünü temiz tutmalı mantığı olmasa mahalleler pislikten görünmeyecek. Logarlar yıllar önce işlevini kaybetmiş. Alt yapı perişan. Yağmur yağdığında birçok ev sulara gömülüyor. Bir de kar bastırmaya görsün. Tuzlama ekipleri gelip görevlerini yapana kadar en az 5 araç kaza yapıyor. Ya da kaza sayısı her saat başı artıyor. Çünkü beklenen ekip bir türlü gelmiyor. Kaldırım taşları normal insanın yürümesine müsaade vermiyor, özürlülerin dışarı çıkması engelli yarışı göze alması demek. Sık sık kesilen elektrik su da cabası. Bakım için para almasını bilenler icraata gelince fos. Kopan teller birinin canını yakmadan, açılan çukurlar birileri düşmeden kapanmıyor. Doğalgaz boruları değişmeyince bomba gibi patlıyor. Üstelik enerji kaynaklarımızı kaybetmek üzereyiz. Say say bitmek bilmiyor. Hikaye baba- oğul hikayesine benziyor. Vatandaş devlete neredeyse bir bağı bağışlıyor. Aldığı bir salkım üzüme denk düşmüyor.
Biz nerde yanlış yaptık?
Ne olacak bu ekonominin hali bilmiyorum. Bildiğim tek şey eğer bu şekilde “şu vergisi, bu vergisi” gibi trajikomik nedenlerle milletin omzundaki yükü artırırlarsa, hüsrana uğrayacaklar. Yer çekimi kuvvetini de düşünmek lazım. Çünkü kimsenin dayanacak gücü kalmadı. Artık dolaylı vergilerin düşürülüp, kazançtan elde edilen vergilerin yükseltilmesinin zamanı geldi de geçiyor. Gereksiz, ahlaksız adetlerini örnek aldığımız yabancı ülkeleri neden biraz da bu yönleriyle taklit etmiyoruz? Zaman durup izlemek zamanı değil. Vergi kanunlarımız alarm veriyor. Yazılması ve düzenlenmesi için yeniden çalışmaların bir an evvel başlaması gerekiyor. Bu haliyle kendi içinde o kadar çok çelişiyor ki bir maddeye uysanız öbürüne göre cezalandırılıyorsunuz. Kaçakçıların ellerini kollarını sallaya sallaya gezmesi de cabası. Yapılacak çok iş var. Konuşmakla, yazmakla bitmez. Uzun lafın kısası herkes gibi kayıt dışı ekonomi de hasretle kayıt altına alınacağı günü bekliyor.

Add comment 8 Mayıs 2007

Bıyık fetişizmi ve örtü

Bıyık fetişizmi ve örtü
Leyla Toprak / haber@anadolugenclik.com.tr

Sıkı sıkıya bağladı her gün olduğu gibi, son bir kez düzeltirken aynanın karşısında en sevdiği çiçek desenli başörtüsünü. Saate baktı, acele etmeliydi. Çok geç kalmıştı ceberrut güvenlik yine ekşitecekti yüzünü…
Her zamanki otobüs durağının değişen reklam duyuruları dikkatini çekerdi hep. Sarışın cazibeli kadın, güzelliğin anayasası olan(!)kozmetik dergilerinin koyduğu tüm kanunları, estetik fıkralarını harfiyyen yerine getirmiş bir Fondoten harikası olarak durmakta o bilboardda işte. Alışık olduğumuz reklam panosu dolgusu. Lakin bir gariplik yok muydu bu kadının yüzünde? Bir daha baktı.Ya kadın cinsinin ticari kaygılarla afişe edilip sömürülmesine karşı çıkan bir “cesur yürek” eline aldığı asetatlı kalemle o hatunun dudak üstüne yerleştirmiş kalın çizgileri, ya da ağır toplumsal mesajı olan kimi feminist kadın derneklerinin tertip ettiği (bu cümlede hiç de samimi olduğumu söyleyemeyeceğim) yine o kampanyalardan biriydi bu… Hafif muzip bir tebessümle ikinci koşulun daha uygun düştüğünü düşündü bu fotoğrafa. Hayli kutsal da bir amaca hizmet etmek için bir araya gelmiş bunca tanınmış, kadın olmanın verdiği eziklikle (!) pozitif ayrımcılığın peşine düşmüşlerdi. Tek cümleye sığdıracak olursak dertleri şuydu; “Demokratik temsilde baskın gelen erkek demografisi…”
Başörtülü kirli sakal bıraksa…
Öyle ya, dedi kendi kendine… Meclis kapısının bütün girişleri tutulmuş durumda zaten, çok ciddi bir demokratik kıyım yaşanıyor, konulan elektronik turnikeler önce kromozom tipine ikna olmazsa, yüz bölümündeki kıl sayısına bakıyor ve buna göre gerçekleştirdiği bir eleme sistemi(?) ile kadın ırkından steril kurtarılmış bir bölge oluşturuyor bugün parlamentoda….
Varsayalım es kaza tüm o mühendislik mucizesi güvenlik kodlarını kırarak, binbir eza cefa ile ancak ulaşılan “açıl susam açıl” parolasının gücü ile o devasa taş kapıdan girenleri içerde oligarşinin ateşten çemberi beklemekte -yoksa kızgın ateş üzerinde harıl harıl kaynayan dev bir cadı kazanı mı demeli?- Diye düşüncelere dalmışken otobüsün yanaştığını farketti. Kartını çıkartırken çantasından o panodan kendini alamıyordu bir türlü, devam etti, tüm bu karşılama töreni, başınızda ince kumaştan dokunmuş doksana doksan bir bez parçacığı varsa gerçekleşiyordu… Yerleşmiş jargonla başörtüsü demeyi tercih ederiz elbet, ancak o oligarşik çember her nedense ısrarla, bir Fransız kafa örtücü olan türbanı kullanmayı uygun görür. Böylelikle içten içe siyasi bir misyon yüklediklerini sanırlar tamamı ile dini bir obje olan başörtüsüne…
Ve kendini düşündü, bıyık da taksa sökmezdi sisteme biliyordu. Hayal etti -isterseniz deneyelim hep beraber- , şöyle ki; elimizde mevcut materyal vardır zaten. O reklamcılık sınırlarını zorlayacak kadar ileri teknolojide hazırlanmış(!) malum afişten yola çıkarak alalım elimize asetatlı kalemlerimizi, önce sarı saçları derleyip toplayalım şöyle bir güzel ve daire içine alıp koyulaştırmaya başlayalım tesettüre girdiğine(?) emin olduğumuz eserimize sonra şöyle bir iki adım geri gidip bir elimiz çenede, diğeri belimizde bilgiç ressam tavrı ile bakalım…
Başında örtüsü ile hazırdır bıyıklı hanımımız, Mecliste ezilen kadınları temsil etmeye! Yo öyle değildi işte, değil bıyık takmak sistem dahilinde, başörtüsü takan bir hanım kirli sakal bıraksa yine giremeyecekti o kapıdan denenmişti, görülmüştü. Ha nolurdu en iyi ihtimalle, yıllar sonra bir ecnebi mahkemesi lütfeder ve komik bir tazminat miktarı ile mağdureyi haklı çıkarır, şu kadarcık zaferle idare etmesini beklerdi…
Meclisin Beyaz Kadınları
Hakimiyet kayıtsız şartsız erkeğin miydi? diye merak etti. Haksızlık olurdu bu, değildi. Yukarıdaki uygulama sadece ülkenin öteki, ezik, zenci kadınlarına (ki kendisi de dahil bu gruba) yönelikti. Yoksa vardı örnekleri, bugüne dek memleketin Beyaz Mebus Kadınlarına dair; şehir içi uzun otobüs yolculuklarının vazgeçilmeziydi gazetesi, konuya dair şu satırlar taşı gediğine koyuyordu, “Yakın tarihin en medyatik kadın siyasetçisi, Tansu Çillerden sonra Ayseli Onbaşıydı. DYPli Ayseli Göksoy, 28 Şubat sürecinde koluna diktirdiği onbaşı rütbesiyle dolaşmıştı. Bugün bıyıklarıyla gazetelerde gördüğümüz kadınların, biraz daha alımlı ve eğitimli olmaları dışında farkları yoksa, onbaşı değil de çavuş pırpırı takacaklarsa, kadınların büyük çoğunluğunu oluşturan başörtülülerden nasıl oy isteyecekler? İstediler diyelim, onları nasıl temsil edecekler? Başörtüsü konusu açıldığında önlerine bayat yemek konulmuş gibi yüz ekşitmeleri kampanyanın başarısını fazlasıyla etkileyecek. Bu haliyle oyunuzu bize verin, siz evinizde oturup çocuk bakın diyen doğuştan bıyıklılardan bir farkları kalmıyor. Baraj gerçeği pek çok partinin ince hesaplar yapmasını kaçınılmaz kılıyor. Yüzde 1lik oy artışı için onlarca plan kuruluyor. Bıyıklılar, gerçekten kadınları temsil vasfına sahip olsalar, partiler onları aday göstermek için yarışır.”( Bülent Korucu)
Merak etti, akla ziyan memleket projeleri mi vardı hali hazırda ellerinin altında kadınların, hayır elinin hamuru ile diye başlayan klişe erkek cümlelerinin sığlığına sığınmak çabası değildi bu, sırası gelmişken bugünün mevcut “Meclis Teyzeleri neler yapmakta?” diye düşündü. Bu kutsal bilgiyi de Perihan Mağdenden almalı; “Meclisimizde bulunan ideal kadınlarımızdan örnek verelim: Canan Arıtmanın diyelim CHPli/silahlı/külahlı Arıtmanın meclisimizdeki varlığı kadın hareketine bir katkı mı sağlıyor; ya da gönendiriyor mu bizi kadınlar olarak? Nimet Çubukçu peki, başı açık bir AKPli ve fakat kadın bir milletvekili mi?
Rice, Çiller, Benazir Butto; evet tüm bu sağcı/korkunç/alavereci kadınlar cinsiyet olarak bizim cinsimizden, ama kuşandıkları kimlik politikacı olarak erkeklerden daha erkek, daha erk düşkünü/bağımlısı, daha statükocu, nerde şşrakkk, orda bırak ve hatta hiç bırakma paşam değil ise, nedir, söyler misiniz?”
Hayat, kadından ne ister?
Frenle irkildi.
Peki çare, alternatif kampanyalarla daha evvel başörtüsü sorununa açık desteklerini esirgemeyen(!) diğer mahallenin entelektüel hanımlarını yeniden bir araya toplayarak başlarını örtmek sureti ile dostane pozlar verdirmekte miydi?
Bakın 15 saniyeliğine de olsa acılarınızı anlıyoruz mesajı taşıyan, ilk etapta sempatik de gelen “ne de güzel yakışmış ama falancaya” hissi ile gülümseten o anı niyetine çektirilen fotoğrafta yer alıyor olmaları mı çözecekti bu insan hakları ihlalini? Hem öyle ya başörtüsü sorunu denen şey erkekler arası tipik bir iktidar savaşından ötesi değildi. Bilinçaltında bu dürtü ile yaşayan hangi kadın bu yaraya merhem bulabilirdi ki? Yolculuğu bitip okula ulaşırken şu kanıya vardı; önce kadınlar kendi aralarında birbirlerini eşitlemeliydi, tabii hayata geliş gayesine bir kez daha dönüp bakarak. Hangi kutsal kitapta kadınların yegane görevinin devletler kurup- yönetmek, ülkeler almak zaferler kazanmak olduğu yazıyordu ki hem?
Gerçek ve en kalıcı liderlik yolunda “daha nitelikli nesiller için nasıl ideal anne olunur?”un kampanyasını düzenlemek neden kimsenin önce aklına, sonra işine gelmezdi ki?
Derken ilerlemeye devam etti, o derme çatma engizisyon kulübesine doğru. Kitaplarının arasına sıkıştırdığı siyah peruğu çıkararak taktı başına, çiçek desenli örtüsünü saklarken, aynada son kez baktı yüzüne afiştekini hatırladı…
“Ezilen hangi kadındı?”

Add comment 8 Mayıs 2007

Mitingler matinesi

Mitingler matinesi
Şems Şeyma Sözcü / seymasozcu@anadolugenclik.com.tr

4 Mart 1929 milattır aslında… Takrir-i Sukunun 5 yıl süren zoraki sessizliği sonunda kaldırılması, geleneksel demokrasiye rahat bir nefes aldırır. Şeyh Sait ayaklanmasının paranoid etkilerini üzerinden atan sistem, toplantı, gösteri ve yürüyüş kanununa verilen yeni ayarla maksimum hürriyetin kapılarını da aralar.
“Sus Kanunu”nun tedavülden kalkması, düzenin mitolojik gücünü dizginlerken, daha bir şenlenir memleketin toplaşmaya müsait kamuya açık alanları…
Yalnız yanlış anlaşılan bir şeyler vardır sanki, öyle ki; yanına demokratik refleksini, toplumsal duyarlılığını, üstün zeka eseri sloganlarını, ufak piknik tüpünü, mangal için nevalesini alan necip Türk evlatları aynı yöntemle farklı amaçlar için dökülür meydanlara…
Meydan aynı meydan, kitle aynı kitledir. İstenilen, “herkes için özgürlüktür” de nedense grupların kendilerine has bilinçaltları vardır, ötekileştirmenin karşı konulmazlığında grup dışında kalanlar hep kötü çocuktur.
Türk tipi, içine kapanık mahcup demokrasilerde halk tabanının en etkili çıkışları “toplanma” usulü ile gerçekleştirildi bugüne kadar. Makbul bir miting için gerekli materyal; aynı gaye için kenetlenmiş birbirine benzeyen birkaç bin gür sesli insan nüfusu, emniyetten muhtelif gösteri biçimleri için alınacak izin belgesi, bir gece evvelden evde hazırlanmış iri siyah harflerle mesajını taşıyan tahta sopa dövizler ve kalabalığı zengin gösterecek nitelikte geniş, ferah bir mekan… Kaderdir bahar aylarına denk gelen güneşli günlerde çoluk çocuk açık havada keyfine bakarken, varlığının farkında ben de varım demenin dayanılmaz rahatlığını yaşar yetişkin bireyler…
Gayrı resmi mitingler tarihi
Türk tarihinin ilk mitingi yıllar sonra dahi popülerliğini koruyan Sultanahmet Meydanında, 1920de 150 bin kişinin (ki o dönemin Türkiyesi için göz ardı edilemeyecek bir rakam) katılımı ile gerçekleşti. Ardından ilk ciddi miting, 1922 yılında başlayıp geleneksel hal alacak 1 Mayıs mitingleri oldu. İşçi Bayramı, İstanbul ve Ankarada iş bırakma eylemleri ve grevlerle kutlandı. Oysa yasaklı günlerinde 1 Mayıs gibi meydan gösterileri -inanmak güç ama- “düğün salonlarında” yapılıyordu (bu tabloda birbirine çeyrek altın takan işçi kardeşlere rastlamak mümkün tabii). Meydanlara dökülen işçi sınıfı 1 Mayıs kutlamaları için 77de de Taksim Meydanını seçmişti. Mitingi o dönemin sivrilen sendikası DİSK organize etmişti. Toplumsal muhalefet örgütleri de işçilerle beraber alandaydı. Yüz binlerce kişinin katıldığı miting kimliği belirsiz kişilerin açtığı ateş sonucunda kana bulandı. 37 kişi Taksim Meydanında yaşamını yitirdi. Bu acı bayram anısından sonra 1 Mayıslar hep büyük bir temkin içinde kırmızı alarmların tedirginliği ile karşılandı. Ve zamanla görüldü ki, bu tür sol tandanslı kitle hareketleri metodolojik olarak, ülkenin demokratik karşı koyma, hak arama kültürünü oluşturdu. Emeğinin peşinde sokaklara taşan işçi ayaklanmalarının ardından, öğrenci mitingleri ile tanıştı toplum. Dünyadaki siyasi gelişmelerin Türkiyeye yansımasının bir parçası olan öğrenci hareketleri, halk arasında “sağcı-solcu” kategorisinde değerlendirildi hep…
Sokakları hep aynı yöntemle dolduran üniversiteli kimi zaman Özgür Üniversite isterken, kimi zaman da 6. Filoya hayır! dedi. Bu oluşum zamanla beklenen bir şekilde “karşı hareket”i de besledi. Bir başka genç grup, çok da kabul edilebilir taassup dürtülerle, bu sefer ellerinde “Komünistler Moskovaya” dövizleri ile düşmüştü sokaklara. Yine üniversite öğrencileri, 24 Ocak 1967de Türkiye Milli Talebe Federasyonuna karşı tutumu protesto edeceklerdi. On binlerin katılımı ile Ankarada bir miting düzenlediler. Şimdi adı bir marka olan Türkiye Milli Talebe Federasyonu 19 Ocak günü polis tarafından mühürlenmiş, 21 Ocak günü de beş yöneticisi tutuklanmıştı. 1960 darbesini gören dönem gençliği (her iki grup içinde geçerli) emekleme çağındaki Türkiyeyi dünya standartlarına yükseltmenin telaşında, yeni demokratik açılımlar sağlamanın çabasındaydı. Çok sesliliğe olan inançları onları daha da yüreklendirirken tarihin seyri şaşırtacaktı aynı dereceyle…
1971 muhtırası idealist gençlik için tam bir hayal kırıklığı oldu. Meydanlar hala kalabalıkların coşkusunu taşırken, büyükleri bildikleri masalları okumuş, onların çığlıkları ise gök kubbenin teknolojiler üstü kayıt sisteminde defterlerin açıldığı gün ortaya dökülmek üzere yerini almıştı.
Bastırılan reflekslerin ilerleyen yıllarda aktif bir yanardağa dönüşmesi kaçınılmazdı.Toplum kuruş kuruş öfkesini biriktiriyordu günü geldiğinde hiç düşünmeden harcamak için…
Yenilen miting mindere doymaz…
İşte yıllar sonra üniversiteli yeniden yumruğunu masaya vuruyor, geçmişin faturasını ağır ödemiş yazar – çizer takımı yeniden birlik olmak, güç tazelemek için ellerine geçirdikleri he-man kılıcı ile “eski dostları” meydanlara davet ediyorlardı. Adres yine Taksim, Beyazıt Meydanı, Sultanahmetti, güvercinlerin yarenliğinde yine yükselecekti sloganlar gökyüzüne…
Mitinglerde boy gösteren bu defa sadece onlar değildi. 31 Ocak 1976 günü yüreği yangın yeri anneler ellerinde pankartlarla dökülecekti sokaklara, kimi yitirdiği, kimi her sabah okula yollarken dönüşünden kuşku duyduğu oğulları, kızları için Ankarada “Evlat acısına son” diyeceklerdi… Anaların feryadı, gençlerin rüyası, 12 Eylül 80in yaşanmasına mani olamayacaktı. Yazılı kurallarını bir türlü oturtamamış acemi demokrasi yine kaybedecekti. Ve yapılan bütün mitingler, herhangi bir yurdum lisesinin herhangi bir sosyal faaliyeti, kültürel etkinliği olarak görülmenin dışına çıkamayacak, hiçbir zaman demokratik bir tepki olarak ciddiye alınamamış olmanın ezikliğini tadacaktı bir kez daha…
Akan zaman 90lı yıllara sinmiş, ürkmüş, korkutulmuş apolitik bir nesil armağan eder. Mitinglerini verip misketini alan gençlik bu takasın huzuru ile meydanları güvercinlere bırakır, yeni toplanma mekanı olarak tribünleri seçerken… Ancak 80 döneminin anti-demokratik ortamı üniversitelere kılık kıyafet denetimi adında askerden bozma bir başka zorlama sivil geleneği dayatır…
Saç, sakal derken hüküm netleşir: saçlarını saklayanların yüksek öğrenim görme hakkı yoktur!. Bu gelişme sokağın sükûnetini bozmaya yeter. Ve o meşhur Beyazıt Camii gösterileri bir sembol olur. Bilenler hatırlayacaktır, o günlerde özellikle Cuma namazlarından sonra coşkulu bir kalabalık meydana çıkar ve oldukça gösterişli mitingler ve gösteriler yaparlardı.
Üçüncü kuşak “miting nesli” böylelikle doğmuş olur. Ama nafiledir. Bunların “Başörtüsü eylemleri” adını taşıyan bu kitle hareketi halktan da aldığı desteğe rağmen bir arpa boyu yol alamaz. Türlü maceralarla günümüze kadar taze tutulan sorun en son “kamusal alan” sosu ile servis edilir…
Bu paralelde ilerleyen süreç zarfına, kesintisiz eğitimin bodurluğuna inat “5+3″ modeli ilan edildi sokaklarda, katsayı lanetlendi. Ama skor hep miting insanının aleyhineydi…
Zamanın mitingin ruhunun da fizyolojik yapısını bozmaya muktedir oldu. Fikri referanslarından sıyrılan kalabalıklar, bazen siyasi bir partinin seçim otobüsü çevresinde döner-pilav uğruna halkalanırken, bazen de popüler kültür tesirinde hiç görmediği, tanımadığı bir Avrupa ülkesinin mallarını boykot ederken geçti emniyetin kayıtlarına…
İnsaflı davranmak gerekirse elbette, insan hak ve özgürlükleri adına duyarlılığını kaybetmemiş, dünyası ve ülkesi için kaygılarını korumuş gruplar da mevcuttu hala. Onları kimi zaman Çağlayanda, kimi zaman Anadoluda elleri duada, yürekleri, dudakları kıpır kıpır; Yahudinin zulmünü telin ederken, Büyük Amerikan İmparatorluğunu lanetlerken gördük. Ne yazıktır ki, bu onurlu tavır da şahsi hanelere pozitif puan – literatürde sevaptır adı- olarak yazılmanın ve safları netleştirmenin ötesine geçemedi. (Yine de bu kazanım, dünya için değilse de ebedi hayat için büyük başarıdır).
Miting 75 mg
Bir kez daha “mitingler kaybeder.” Ve “Miting” bunca yenilgiyi kaldırmayacak kadar yaşlıdır artık!
Bir müddet köşesine çekilir kaybetmenin sessizliğine bürünür. Ara sıra marjinal gruplar ziyaretine gelir. Mor ırkın üstünlüğüne inanmış feminist gruplar ellerinde tencere tava dalgasını geçerken, boyunlarında kürk, ayaklarında deri pabuç ile “çiftliklere tıkılan deve kuşlarına özgürlük” naraları atan hayvanseverlerin zihinsel çelişkilerinin ortasında kalır… Öyle ki neredeyse; “Atı alan Üsküdarı geçmesin”, “Okey yeter sayısı en fazla üç olsun ” , “Saç boyası akmasın, dip boyası gelmesin”, “Bisiklet kullanırken pedal çevrilmesin, zahmet vermesin”, “Beş sezon üst üste Beşiktaş şampiyon olsun”, “Kilo ticari bir meta olsun, isteyen alsın, isteyen versin.”, “Haftasonu dört gün olsun, daha çok tatil için birkaç milli bayram icat edilsin” , “Su ıslatmasın, ateş yakmasın” temalı alternatif mitinglerle hatırlanacak hale geldi… Yazı noktalanırken sanırım çıkarılacak en büyük soru şudur; Miting, tesiri tecrübeyle sabit bir ağrı kesici ilacın adı olsaydı (fonetik olarak kulağa çok hoş geliyor) ve suda eriyerek kullanıma hazır hale gelseydi, etki gücü insan ve toplum bünyesinde daha mı yüksek olurdu, en azından ağrı keserdi… Son söz olarak; bugün milyo(r)larca kişinin katıldığı(!) 14 Nisanın gücünden bahsedenlerin ve bu birliktelikten medet umanların bu anlamda dönüp mitinglerin gayri resmi tarihine bir göz atmaları tavsiye olunur.

Add comment 8 Mayıs 2007

Türkiye Cumhurstarını arıyor

Türkiye Cumhurstarını arıyor
Şems Şeyma Sözcü / seymasozcu@anadolugenclik.com.tr

O sevimsiz, plastik takım elbise insanı elinde mikrofon anons etmekte. Yan yana dizilmiş koltuklarda, her biri alanında uzman 4 adet akşamdan suya yatırılmış sabahında şişerek ana yemek kıvamına getirilmiş jüri üyesi kurulu. Kuruludur, çünkü bu bir düzenektir, söz konusu nevalelerin bizatihi kendilerinin de neden orada olduklarına dair derin şüpheleri vardır. Kendinden emin olma yanılgısının , bilgiç tavırların, oldum ben artık ların, egonun zirve yaptığı bu seçmece yarışmada pek bir hayırlı amaç için bir araya getirilmiştir bu karma… Koltukların arkasında asılı duran dekor afişi bu kutsal gayeyi anlatmaktadır zaten ama, bir kez daha anmakta fayda var sanki; bu saygın otel lobisinde Türkiyenin “cumhur starı” aranmaktadır…
İşler iyice sarpa sarıp, konseyin (reel hayatta karşıladığı bir müsessese yoktur, kelimenin üzerinde uzun uzadıya düşünmeye değmez) “Darbe de olmasın aramızda anlaşıp, uzlaşalım gelin bir Cumhurbaşkanı seçelim” kararnamesinden sonra memleketin en güvenilir jüri ekibinden yardım istenir…
Jüri kriterleri
İşte şartlar bellidir, 41 yaşından gün almış olup, süt dişini çıkarmış olması gerekmektedir, 20liklerin gecikmesi hormonal bozukluklara bağlansa da süt dişleri vazgeçilmezdir ,eksiksiz olmalıdır, yüksek öğrenim almış ve bunu üzerinde taşıma becerisine sahip, kafa kağıdında “Türk” yazan (o kağıtta böyle bir ibare var mıydı?) kimi testlerden geçirilip Türklüğüne kanaat getirilen her babayiğit bu yarışmaya katılıp şansını deneyebilir, kim bilir belki de sıra sizde? (slogan yanlış oldu sanki, şans oyunlarını hatırlatsa da cuk oturdu)
Malum jüri üyelerinin, -özellikle aralarında en ketum, en ukala, en fevri olanı, bir uzun bir kısa sarı saçlarıyla meşhur, feminen tavırlı ingiliz aksanlı o genç adamın-kriterlerinden geçmek, sende Cumhurbaşkanı kumaşı var yarı finallerde görüşürüz puanı almak hayli zor tabi…
Mesela kapıdan giren ilk aday, karizması yeterli bulunmadı jüri tarafından, tamam yüksek okul görmüş geçirmiş ama, mezun olduğu lise din ağırlıklı eğitim veriyor, hem sağ elinin yüzük parmağı da sanki gümüş parlıyor, oysa üzerindeki kıyafet altın ışıltı veriyor, altın bir yüzük daha bir yakışırdı sanki değil mi? Olmamıştı… Bahanesi yoktu işte, yüzükten kaybetmişti, estetik açıdan tabi sadece.
Bir sonraki adayın da eşi başörtülüydü, olmadı ki ama şimdi, 9. Senfoniyi selamlarken başörtüsü ile mi çıkacaktı sahneye first lady, hem orası kamusal alandı, Sezar Yasaları buna izin vermezdi…Anlaşılmıştı girişe bir pusula asıp, “Eşi başörtülü olanlar giremez.” yazmak en iyisi olacaktı, tedbir almak gerekti…
Bir çok aday girdi, çıktı o kapıdan, muhtelif şehirlerde elemeler yapıldı. Ama her ne hikmetse en çok “Eleme”ler yapıldı.
Ve Fiyasko…
Olmadı!
Şu koskoca TCde koltuğa layık bir Cumhurbaşkanı namzeti bulamadılar, oysa ortak uzlaşı ile varılan en parlak fikir buydu, seçimleri en demokratik(!) yoldan, sistemin aritmetik ortalamasını göz önünde tutarak gerçekleştiriyorlardı oysa. Ne eksikti? Hem değil mi ki bu karmanın üzerinde otorite yoktu memlekette, ama olmadı…
Vazgeçmediler!
Başka bir yol denenerek pekala istenilen ölçülere sahip bir cumhurstar bulunabilirdi. Üstelik bu şart olmuştu zaruret hali esastı. Tandoğandan yükselen milyorlarca (yazım hatası yoktur, o kalabalığı ifade edecek milyondan çok milyardan az anlamını taşımakta kelime) insanın sesine itibar edilmeliydi, Ne demişlerdi hatırlayalım “İmam Başkan İstemiyoruz”, aynı mealde daha kafiyeli olanından var menüde onu da sunabiliriz, şöyle ki “Türkiye ayıldı, İmam bayıldı!!!” kilit kavram buydu demek ki, “Bir adayımız yok ama İmam olmasın da kim olursa olsun…” du bütün çaba. (Bu arada Türkiyenin nüfusu kaç milyondu?) Şartlar göz önünde tutularak başka bir yolla aramaya devam etmeliydi.
Gazete ilanı ile pekala bahsi geçen sıfatlara haiz bir aday bulunabilirdi; bu ülkenin en çok okunan gazetelerine ertesi gün şöyle bir ilan verilmeliydi, eğitim durumu en az üniversite olan, askerlikle ilişkisi bulunmayıp, kantin subaylarına imtina ile bakılır, E Sınıfı Sürücü Belgesine sahip, seyahat engeli taşımayan, tercihen İngilizce ve beraberinde birkaç ecnebi lisan bilen, prezantabel, (mesela 42 bedene jöleli saçlar, rugan ayakkabılar), 40ını aşmış, türk olması hususunda hassasiyetle durulan ki bunun için birkaç testten de geçirilecek olan, hayatında “örtülere” yer olmayan, özellikle baş bölgesinde. Değil birinci dereceden akrabalar, yan mahalle dahil, masa örtüsü de içinde olmak üzere tüm örtülerden arındırılmış (ne olur ne olmaz örtü örtüdür) bir yaşam alanına sahip, lise eğitimi mümkünse St Joseph, bilemedin St Bernard da almış olan, ama hayatı boyunca (özellikle islam) din dersi görmemiş bu anlamda steril(!) kalmış, rahle, seccade, takke kelimelerinden değil anlamlı, kurallı bir cümle kurmak, hangi dil ailesinden geldiğini dahi çözemeyecek kadar yabancı, Türkiye Cumhuriyetine Başkan yapılmak üzere bir vatan evladı (bilmem ünleme gerek var mı?) aranmaktadır…
Ne mi oldu dersiniz?
Prezantabel olduğunu düşünen, bir iki kamyon şoförü E sınıfı ehliyetlerinden aldıkları güçle başvurdu, onlar yüksek öğrenim eksiğinden kaybetti. Başvurular incelendiğinde birkaç tane de şartları eksiksiz yerine getiren hristiyan Türk vatandaşının seçmeleri zorladığı görüldü, kim bilir Türkçeleri yeterli olsaydı aralarından biri tacı giyecekti belki de…
Evet kara mizah bir yana, güzel memleketim hala bir Cumhurbaşkanı seçmeye çalışıyor kendine, öyle elbise seçer, ayakkabı dener gibi, ya şundadır ya bunda hesabı ile, papatya fallarından medet umarak.. Herkesin gönlüne göre bir Cumhurbaşkanı tarifi var. Peki bu memleketin ihtiyaç duyduğu devlet adamı nasıl olmalıdır? Milli Gazeteden Süleyman Arif Emrenin satırlarına kulak kesilmekte fayda var.
“Yeni Cumhurbaşkanı dış politikamızı ABD ve ABye, ekonomik politikamızı IMFye endeksleyen birisi olmamalı. Başka bir deyimle zihnindeki yol haritası, Siyonizmin yol haritasına benzememeli, Türkiyenin millî menfaatlerini ön planda tutan bir kafa yapısına sahip olmalı.
Yine Cumhurbaşkanı tavrını, Siyonist ve Evangelistlerin gayelerini gerçekleştirecek istikamette koymamalı, seçilecek başkan, tavrını dünya barışından yana koymalıdır. Zira Türkiye ağırlığını koyduğu ve dünyadaki dengeleri barıştan yana tamamladığı taktirde, hem İslâm Âlemi ve hem de dünyamız, sonucu meçhul bir bâdireden kurtulmuş olacaktır. Yeni başkan bu görüş ve zihniyetin mümessili olmalıdır.”
Kaymaklı Ekmek kadayıfı…
Üstadın derin tespitleri için teşekkür edip, hadi başlayalım o zaman şöyle gönlümüze göre bir Cumhurbaşkanı çizmeye (yazının sonunda beğenmezseniz oluşan fotoğraf üzerine sakal, bıyık, gözlük vb çizebilirsiniz)…
Önce sağlam bir gövdeye iki kol, iki bacak bir de baş gerek. En ilkel hali ile bir insan olmalı işte. Çünkü bedenden ziyade önemli olanı o başın içini doğru malzeme ile doldurabilmek. Hımm bakalım elimizde neler var… Dünyaya ferasetle bakabilen, daha da mühimi baktığını görebilen, cumhurun kutsallarını, değer yargılarını tanıyan, onları dogma sayarak aşağılamayan, (hatta bizatihi bu kutsalları kutsalı gören) bir çift göz (renginin kıymeti yok), halkın beklentilerini, talep ve dertlerini desibel kalitesi yüksek sese çevirerek algılayabilecek yetenekte yine bir çift kulak, demokrasinin lisanından anlayan, uzlaşı terazisinde dengeyle ortak iletişimi kurabilmiş, bir dil, “Egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olduğunu kavramış, buna inanmış, demokrasiye dair güveni sözde kalmamış, özde de buna inanan (bir yerden kulağım ısırıyor ama) hukuktan anlayan, anladığını yansıtan, dört işlem dışında matematik bilmesine çok da gerek olmayan, satılığa çıkartılmamış yerli malı bir beyin” sanırım ilk etapta işimizi görecektir. Bir de kalbi olmalıdır Cumhurbaşkanının, ara sıra sızlayan, acıyan, hissedebilen, merhamet gösteren…
İçinde kamusal alan geçen her cümle için hiç düşünmeden “Bir insan hakkı ihlalidir” diyebilecek irilikte, Y, Ö , K harflerinden anlamlı bir şema çıkarması istendiğinde çekinmeden “Bu ülkenin ayıbıdır.” Deme cesaretinde, matematiksel bir ifade olarak “Katsayı nedir?” sorusuna “Heba olan bir nesildir”diyecek insafta bir yüreği olmalıdır. Cumhurbaşkanın ileri görüş perspektifi gelişmiş olmalıdır, kurtuluş reçetelerini AB ve ABD üzerine kurmamalıdır, bir imparatorluğun torunu olduğunu unutmadan ve her daim aklının bir köşesinde canlı tutarak yol haritaları belirlemelidir, İslam Dünyasına hak ettiği ilgiyi göstermelidir. Bu milletin dokusuna uygun alternatif bileşimler denemeli, cesur olmalıdır. Türkiye Ekonomisinden bahsedilince aklında hemen IMF Türkiye Temsilciliği dış cephe, arka bahçe fotoğrafı belirmemelidir, gerçek bir lider, iç dinamiklerine inanmalıdır, zira hükümeti yönlendirecek yegane insan odur. Veto hakkını hobi edinmemelidir kendine, resim yapabilir (bu teklifi bir kez daha mı düşünmeli), ata binebilir mesela, “Veto”, yaşı geçmiş oyun çocukları için bir eğlence aracı değildir, unutulmamalıdır. İmza yetkisini adil, basiretli ve tutarlı bir biçimde kullanması makbul olandır.
Reis-i Cumhur vasıfları
Tükenmez kalemin karizmasını ustaca kullanabilir bir devlet adamı mesela… O yazı aletinin sihriyle dinleyenlerini büyüleyebilir. Bir lidere belki de en çok kalem kullanmak yakışır. Çünkü örneği yoktur bunun, şahit olmamıştır hiç kimse, mavi tonda bir mürekkepli kalemin seri cinayetler işlediğine…
Kalemine, bilgisine, donanımına güvenen başkan, halkının hep arasında olmayı tercih eder, halktır o; sivildir, hoşsohbet ve tatlı dillidir. İnsanının değerlerini küçük görmez, örneğin böyle bir lideri pekala bir sabah namazı çıkışı görebilir, sınıfların, kastların un ufak olduğu Mina da yan yana şeytan taşlarken bir anda fark edebilirsiniz… Öyle izler bırakır ki bu sıcaklık, şaibeli ölümlerle terketse de dünyayı, her anıldığında burunları sızlatabilme kudretine sahiptir adı…
Fötrün gücü
İdeal bir Cumhurbaşkanının asla kalkışmaması gereken en mühim eylem şudur kanımca, ne olursa olsun fötr şapka kullanmamalıdır!!!
Çünkü bu siyah, iğreti şapkanın fevkalade yan etkileri vardır; prospektüsünde yazmıyor olması acı gerçeği değiştirmeye yetmemektedir ne yazık ki. O masum gibi görünen tehlikeli baş örtücü(!) nesne insanı taktığı anda başkalaştırma meziyetine sahiptir, tahrifat gücü Benim diyen kimyasallara taş çıkaracak kadar yüksektir. Yine o tuhaf şapka, başına takan talihsizi; riyakar, statükocu, darbe yanlısı, rüzgargülü bir bünyeye dönüştürebilir… Tecrübe ile sabittir denenmemelidir. Özelde Çankaya, ama genelde tüm yurt sathında , çocukların ve yetişkinlerin erişemeyecekleri yerlere saklanmalıdır, hatta saklamak bir yana memleketin bütün fötrleri acilen senkronize bir operasyonla imha edilmelidir.
Bir Cumhurbaşkanının en yakın dostu bir televizyonun uzaktan kumandası olmamalıdır, Cumhurbaşkanları kumandalarla ahbaplık kurarak 1. düğmeye memleketin en ucuz ulusalcı geçinen amatör TV kanalını ayarlamamalıdır.Beyaz camın özellikle “Sezar TV” nin dışında bambaşka bir dünya olduğunu unutmamalıdır Reis-i Cumhur. Arada bir kalkıp havalandırmak amaçlı da olsa, Çankayanın pencerelerini halka açmalıdır. Sürekli, Ankara kokusu almaktan vazgeçip, Köşk -Migros arasında mekik dokumak yerine eline basit bir Türkiye Fiziki Coğrafya Haritası alıp noktalarla ifade edilmiş yerleşim birimlerinin esasında ufacık aciz noktalardan ibaret olmadığına bizzat şahit olmalıdır.
Frak altı postal
Reis-i Cumhur unutmamalıdır ki, İtalyan (kelime gelişi güzel kullanılmıştır, yerine İngiliz konulsa da farketmez) tarzı bir takım elbise yahut da makamın resmi kıyafeti olan Avrupa-i bir frakın altına hiçbir zaman araziden çamur yemiş asker postalı giyilmemelidir. Estetik bakış açısı ile kaygı verici bir durumdur.Komedidir. Mehmet Şevket Eygiyi kızdıracak kadar hatalı bir davranıştır kendisi. Daha da fenası, dramatik olanı en az fötr şapka kadar ürkütücü bir mazisi vardır o postalların. 27 Mayısları, 12 Eylülleri, Kanlı Pazarları, Soğuk Şubatları görmüştür bu bir çift ayakkabıdan ötesi nesne …
Kör bir katildir, öz evlatlarını yese de yine doymamış bir canavardır. Açtır ve her daim çamuru üzerindedir. Kışlada kalması gerekendir, koltuğa çıktığında (ki Mevla korusun) çok göz yaşı döktüren ve döktürecek olandır. Çocuklara anlatılan kara masallar zinciridir. Darbedir adı, beş harfte anlatır aslında kendi kendini. Yakar, yıkar, kan ağlatır. Bir bumerangtır döner gelir ve sahibini bulur çoğu kez…
Hasılı kelam, değil ayak bileklerini saran katran siyahı bu ayakkabılar, onların iplerinden dahi uzak kalması şarttır bir devlet adamının, şartlar ne olursa osun demokrasi kurban edilmemelidir son çağın haki renkli putlarına…
Sivil darbe (mi?)
Bu yazı kaleme alındığı günlerde Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde tam olarak böyle bir muamma yaşanmaktaydı. Ve (Hayır 23 Nisan olsa Milli Eğitim Gül gönderdi diyebiliriz ama) tam da Milli Egemenliğin ertesi günü, koltuktan kalkan ilköğretim öğrencisinin yeri hala sıcacıkken, Köşkün yeni sahibinin adı açıklandı. Başbakan, “Ooo piti piti karamela sepeti” yöntemi ile parmak sayarak AKP Grubunda kendine göre demokratik bir seçmece yapmış, ulaştığı derin araştırmalar sonucu Abdullah kardeşini layık görmüştü. Bugünün Dışişleri Bakanı Abdullah Kardeşimizin, parlamentonun ve partisinin desteği ile beklenen tarihte Çankayaya çıkması kuvvetle muhtemelken, şimdilerde kafaları bulandıran soru cümleleri başlıca şöyle kurulabilir; En az Erdoğan kadar “Başörtülü bir eşe” sahip olan Abdullah Gül ile Başbakan arasında sistem açısından ne gibi bir fark vardır ki, Ordu Başbakan a nazaran Gül den çok daha az rahatsız olsun? Bu sorudan hareketle (ürkütücü olduğunu kabul ederek biraz da şeytanın avukatlığını yaparak), siyasi kariyer için AİHM den alınan dava, bu sefer de devletin bekasına toptan feda edilebilir mi? Ya da iyimser bir değerlendirme ile, New Fırst Lady, her Perşembe 5 çaylarında geleneksel olarak mukabele günleri düzenleyebilir mi Köşk te? (oysa başındakinin hatırına kimliği gereği pekala yapabilir bunu) Pek çok senaryo üretmek mümkün elbet ama “Cumhurstar Filmi” bir taraftan günbegün temposunu daha da arttırarak sürmekte, koltuklarımıza yaslanarak, gelişmelerin içinde tenimize yakışan en pasif halimizle izlemeye devam edelim. Ve bu bol aksiyon filmi seyrededururken, çiçeği burnunda Reis-i Cumhur namzetimizin üzerine şu yukardaki ekmek kadayıfı tadında “İdeal başkan şablon” umuzu koyup bir bakalım; saydığımız onca nitelik zat-ı şahanelerinde mevcut mu? Karar sizin, hayırlısı Allahtan…

Add comment 8 Mayıs 2007

Previous Posts


Merhaba

paylaşımlarımızı buluşturmak için
    ustagd.gif

Son Yazılar

Popüler Yazılar

Son Yorumlar

ilke on ÇANAKKALE ZAFERİ YARIŞMASI SON…
ilke on ÇANAKKALE ZAFERİ YARIŞMASI SON…
esra on HATiM EKLE
ramazan yucel on 57. alay sancağımızı geri…
Fatma ÇAPRAZ on iLETiŞiM

c

Sayfalar

Arşiv

bağlantılar

 

Mayıs 2007
M T W T F S S
« Apr   Jun »
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  

haberler

RSS son dakika

Meta

ziyaret sayısı

ANADOLU GENÇLİK DERNEĞİ

    agd-logok.jpg

ANADOLU GENÇLİK DERGİSİ

HATİM EKLE