Archive for Nisan, 2007
Ahlakın kaynağı Allahtır
Ahlakın kaynağı Allahtır
Tarık Yılmaz Bekler / tarikyilmazbekler@anadolugenclik.com.tr
Ahlak imanın aksesuarıdır. Aksesuar nasıl ki üzerinde durduğu eşyayı güzelleştirir ve tamamlarsa ahlak da insanı güzelleştirir ve tamamlar.
Peygamberimiz; “Güzel ahlak gencin süsüdür” buyuruyor. Gençlerimiz saçlarını jölelemekle, marka elbiseler giymekle, modayı takip etmekle güzelleşeceklerini sanıyorlarsa yanılıyorlar. Ahlak ihtiyara da yakışır, kadına da yakışır, erkeğe de yakışır ama en çok gence yakışır. Gençliği güzel ahlaka sahip bir milletin kendisi de ahlaklı demektir. Çünkü armut altına düşer.
“Edep imanın yıldızıdır.” Yıldızlar gecenin karanlığında nasıl parlar ve kendini gösterirse, edebli genç de o şekilde belli olur. Farkı hemen fark edilir. Oturuşuyla, yürüyüşüyle, konuşması ve susmasıyla, edebi ve hayâsıyla fark edilir. Ahlaksızlık toplumsal bir hastalıktır.
Bu hastalığın sirayet ettiği toplumlar içten içe çürüyen ağaçlara benzer. Ancak ağaç yıkıldığı zaman çürüdüğü anlaşılır. O zaman geldiğinde ise iş işten geçmiş olur. Gençliğimizin ahlaki çöküntüsünü konuştuğumuz bu günlerde şu soruyu sormamız gerekiyor: Halkımız müslüman olduğu, elimizin altında Kur´an gibi bir kitap, sünnet gibi bir rehber bulunduğu halde, gençliğimiz nasıl bu hale geldi? Bunun sebebi gençliğe uygulanan seküler ve batı tarzı ahlak eğitimidir. Sorumlusu da İslam ahlakını Müslümanların çocuklarından esirgeyen yöneticiler, eğitimciler, siyasiler ve ebeveynlerdir.
Modern hayat ahlaksızdır
Bugün uygulanan eğitim anlayışında çocuklarımıza beşin dörtten daha büyük olduğu öğretiliyor, ama helal birin haram beşten daha büyük olduğu öğretilmiyor.
Gençliğe kazanması için her yolun geçerli olduğu öğretiliyor ama “insan için sadece çalıştığının karşılığı vardır” ilahi düsturu öğretilmiyor. “Hep daha fazlasını iste” sloganı öğretiliyor ama “en büyük zenginlik kanaattir” anlayışı öğretilmiyor. “Hayatını yaşa” diyerek heva ve hevesimizin istediği her şeyi yapmak teşvik edilirken, “Ey iman eden erkekler ve iman eden kadınlar, iffetinizi koruyunuz.” İlahi emri öğretilmiyor. Flört etmek teşvik edilirken ve serbest bırakılırken “nikahta keramet vardır” anlayışı yadırganıyor. “Haya imandandır” sözü Peygamberimize ait olmasına rağmen, hayasından dolayı yüzü kızaran gençler ayıplanıyor. AB uyum sürecinde zina suç olmaktan çıkarılıp aile parçalanırken bu durumun neslin bozulmasına sebep olacağını söyleyen idareci ve siyasiler irtica ile suçlanıyor.
Gelinen nokta ortada; tecavüz, hırsızlık, şiddet, erotizm, kapkaç, yolsuzluk, rüşvet, adam kayırma… Bunları biz mi yaşıyoruz Ya Rabbi! Bundan bir asır önce bu topraklarda yaşayan iffet, namus, haya, doğruluk, dürüstlük, mertlik, helal rızk gibi erdemler nereye gitti!..
Ne ektiysek onu biçiyoruz. Aynı sebepler aynı sonuçları doğurur. Suçlu bu toprağa atılan tohumu ve tohuma verilen suyu değiştirenlerdir.
Batı medeniyetinin ahlaki anlayışında “İnsanlar ne der?” kaygısı vardır. Yani ahlaki yükümlülüğün kaynağı toplumdur. Toplum yaptığınız bir davranışı onaylıyorsa o davranış ahlakidir. Eğer toplum onaylamıyorsa bu davranış ahlaki değildir. Toplum çok kötü bir davranışı artık ahlaksızlık saymıyor ve yadırgamıyorsa bu davranış ahlaki kabul ediliyor. Bu şu manaya geliyor: Toplum yapmış olduğunuz davranışı yadırgamıyorsa, yap yapabildiğini.
İnsanı yaratan Allahtır. Eser, müessirinden bağımsız düşünülemez. İnsanı yaratan Allah nasıl güzel yaşanacağının ilkelerini de koymuştur. Sınırlı, aciz ve yetersiz olan insanın objektif bir ahlak değerleri ortaya koyması mümkün değildir. İslam insanlığın değişmez değerlerinin öbür adıdır. Allahın bildirdiği ahlaki değerler tüm insanlık için en uygun olan ahlak kurallarıdır.
İnsanoğlunun nasıl daha güzel yaşayacağını Allahtan daha iyi kim bilebilir? Allah kullarının uyması gereken ahlaki ilkeleri hep peygamberler eliyle ve diliyle insanoğluna bildirmiştir. Beşeri ideolojiler ise Allahın bildirdiği ahlaki ilkeleri yeryüzünden kaldırmaya çalışmışlardır. Heva ve heveslerini bayraklaştıranlar, şeytanın ihtiraslarının esiri ve kölesi olanlar, Allahın ahlakıyla ahlaklanmış insanlardan hoşlanmazlar. Beşeri ideolojiler toplumu bilinçli olarak ahlaksızlaştırırlar. Çünkü toplum ne kadar çok ahlaksızlaşırsa, o kadar çok taraftar kazanırlar. Bu yüzden ahlaka değil, ahlaksızlığa yatırım yaparlar.
İslam ahlakı hiçbir ideolojinin, hiçbir manifestonun, hiçbir araştırmanın, hiçbir sosyal tezin çözemediği ahlaki problemleri çözebileceğini tarih boyunca ispat etmiştir. İslam cahiliye devri insanlarına kuşak değiştirmeden aynı insanlar eliyle Asr-ı Saadeti yaşatmıştır. İslami ahlak insan fıtratı ile tam bir mutabakat içindedir çünkü fıtratın kaynağı ile vahyin kaynağı aynıdır.
Ahlaki sorumluluklarımız
Türkiyede toplumun ahlaklanmasını kendine dert edinen insanlar, cemaatler, partiler, vakıflar dernekler var. Ancak bu kuruluşlar ve topluluklar yaşanan ahlak erozyonunun önüne geçemiyorlar. İşte tam burada şu soruyu sormamız gerekiyor: Neden başarılı olamıyorlar? Cevabı bizi rahatsız etse de, hoşumuza gitmese de konuşmamız, yazmamız gerekiyor: Çünkü kendilerinde de ahlaki zafiyetler var. Maalesef dört başı mamur bir ahlaka sahip değiliz. Bu sebeple de, toplumun gidişatını, kötülükten iyiliğe, zararlıdan faydalıya, çirkinlikten güzelliğe, ahlaksızlıktan güzel ahlaka dönüştüremiyoruz. Aynı sebepten dolayı Allahın yardımına da mahzar olamıyoruz.
Dört başı mamur bir ahlaka sahip olmayan bir cemaat, parti, vakıf, dernek, topluluk adam kazanamaz, kazandığı adamla da vaat edilen rahmet medeniyetini kuramaz. Çünkü ahlaki olmayan bir hareketin başarı şansı yoktur.
Toplumsal değişimin ön şartı bireysel değişimdir. Bu toplumun ahlaklanmasını istiyorsak işe kendimizden başlamamız lazım. Önce kendimizin güzel ahlak sahibi olmamız gerekmektedir. Kuran-ı Kerim “Fertler kendilerini değiştirmedikçe, Allah da onlar hakkındaki hükmünü değiştirmeyecektir.” buyuruyor. (Rad/11)
En büyük ahlaki çöküntü nemelazımcılıktır. Sen “bana ne” dersen, öteki “bana ne” derse bu toplumu kim uyaracak, kim düzeltecek. Din nasihat değil midir? İnsanlara nasihatten geri duranlar kendilerine de nasihat edilmesini istemeyenlerdir. Nemelazımcılık, sorumsuzluk mikroplarının en amansızıdır. Topluma bulaştığı zaman kısa sürede o toplumu ahlaki felce uğratır. Bugün de böyle olmuştur zaten…
Nemelazımcılık mikrobunun ilacı “iyiliği özendirme, kötülükten sakındırmadır.” Kur´anda ki adıyla; “emri bil maruf nehyi anil münker” dir. Bir toplumun içinde, iyiliği emreden, kötülükten sakındıran bir topluluk kalmamışsa, bu durum o toplumun intiharıdır.
Bir toplumun en dinamik, en aktif, en canlı katmanını ahlaksızlar oluşturuyorsa o toplumda ahlaksızlık yayılır. Çünkü ahlaksızlık bulaşıcıdır. Sana da bulaşır. Bir toplumun en canlı, en gayretli katmanını ahlaklılar oluşturuyorsa, o toplumda ahlak yaygınlaşın. Çünkü ahlak da bulaşıcıdır.
Siz iyiyi, güzeli ve ahlakı temsil edenler! Çevrenize renginizi veremiyorsanız, çevreniz bir gün rengini size dayatacaktır. Sizdeki güzelliklerin, sizdeki ahlakın başkaları tarafından da paylaşılmasını istiyorsanız sosyal olun. İnsanlar sizdeki güzellikleri ancak sizinle diyalog halinde oldukları zaman tanıyabilirler. İyilikleri ve güzellikleri almak ve vermek hususunda etken ve edilgen olunuz. Hem alınız, hem veriniz. Kötülükleri ve çirkinlikleri almak ve vermek hususunda, yalıtkan olunuz. Ne alınız, ne veriniz.
En güzel örnek: Hz. Muhammed (sav)
Ahlaki davranışların mükemmelleştiği zat Peygamberimizdir. Peygamberimizin güzel ahlakının pratik hayata geçirilmiş şekline sünnet denir. Peygamberimizin güzel ahlakı; edebi, vakarı, tevazusu, nezaketi, doğruluğu, dürüstlüğü, temizliği, iffeti, cesareti, Allah için sevmesi Allah için buğzetmesi, sadakati, vefası, Onun tebliğ çalışmalarında en büyük yardımcısı olmuştur. Unutmamak gerekir ki, Peygamberimiz henüz müslüman olmadan önce de Muhammed-ül Emindi. Bugün Rasulüllahın izinde yürüdüğünü iddia edenlerin evvela Peygamberimizin ahlakına sahip olmaları gerekir. Onun bıraktığı mesajı diriltmek isteyenlerin Onun bıraktığı ahlakı mutlaka kuşanması gerekir. Peygamberinin bıraktığı mirasın ahlaki bekçileri olmaları gerekir. Peygamberimiz “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” buyuruyor. Kuran-ı Kerim Peygamberimizin ahlakı için: “Muhakkak ki sen muhteşem bir ahlak sahibisin” (Kalem,4) buyuruyor.
Modern insanın artık şunu kabul etmesi lazım: “İslamsız saadet olmaz.” N. Fazılın lisanıyla haykıralım: “Rehberim, önderim, liderim, Peygamberim. Sana uymayan ölçü, hayat olsa teperim…”
Add comment 25 Nisan 2007
Reytinge maskara oluyoruz
Reytinge maskara oluyoruz
Hamdi Yılmaz / hamdiyilmaz@anadolugenclik.com.tr
Evliya Çelebinin torunları muhafazakar kanallarda türlü ilginçlikler sergiliyor son zamanlarda. Şu sıralar ekranlarda uzun yol hikayeleri ve gezi programları moda.
Aralarında elinden bira şişesi düşmeyen biri olarak daha önce televizyon ekranlarında arzı endam eden bir zatın da bulunduğu gezginler eline aldıkları mikrofonlarla köşe bucak gezip sözde Anadolu insanının yaşamlarını ekranlara yansıtıyorlar. Ancak adına gezi programları denilen bu yapımlarla Anadolu insanı adeta maskaraya çevriliyor.
Gayrı ciddi diyaloglarla, sulu şakalarla insanları küçük düşüren ve neredeyse onlarla alay eden, işi bir şova dönüştüren ve adeta magazinleştiren bir bakış açısı hakim programlara. Tayfun Talipoğlunun yol hikayeleri ile kıyaslandığında oldukça sığ ve laçka programlarla karşı karşıyayız.
Başından sonuna kadar izlendikten sonra gezilen yöreyle ya da yörede yaşayan insanlarla ilgili kayda değer hiçbir bilgi, malumat edinemiyorsunuz. Yapılan yayın, bırakın toplumbilimcileri veya sosyologları sade insanların dahi istifadesine sunulacak içerikte değil. Kısacası Anadolu insanı ve onun değerleri magazine kurban ediliyor.
Gidip gezilen yörelerin ekonomik ve sosyal yapısından çok, insanları üzerinden komedi malzemesi çıkarılıyor.
Hayatında belki de ilk defa kamerayla tanışan insanlar programcıları karşılarında görünce başlıyorlar marifetlerini dökmeye. Kimi zil takıp oynuyor, kimi hayvan sesi çıkarıyor, kimi taş fırında pişirdiği koca kuzuyu nasıl mideye götürdüğünü gösteriyor. İnsanların bir elinde davul bir elinde zurna hiç umurlarında değil dünya.
Bu programları izleyenler Anadolu insanının hiçbir sıkıntısının olmadığını, pembe bir dünyada yaşadıklarını zannediyor. Ekip biçemediği tarlasından, hükümetin ürünlerine koyduğu kotadan hiç bahsedilmiyor.
Param pulum yok ama börekler açarım sana
Ekonomik dar boğazdan ve işsizlikten dolayı köyden kente göç yıllardan beri almış başını gitmiş bir haldeyken, ziyaret edilen yerlerde karşılaşılan bolluk hayatın gerçekleriyle bir tezat teşkil ediyor. Yaşam kalitesinin düşüklüğünden sıkça söz edebileceğimiz yörelerde baklava, börek açan hanım görüntülerine sıkça rastlamak bu programların yörenin gerçeklerini yansıtmadığını söylememiz için gerekli malzemeyi bize sağlıyor.
Elektriği, suyu, yolu olmayan köylere sanki her an bir zevk-i sefa içerisinde yaşıyorlarmış gibi bir izlenim vermek bu programların “bölgeyi tanıtma” misyonuna çokta uymuyor.
Sahte samimiyet gösterilerine de şahit oluyoruz bu programlarda. Her yaşlı kadın “ana”ları oluveriyor. Programcılar onların dizinde yatıp yuvarlanıyor.
Saygısızca ve fütursuzca şov yapılıyor, insanlarla alay ediliyor. 80 yaşındaki bir adamı karşılarına alıp ona aşkı soruyorlar. Yıllarca çile ile yoğrulmuş, darbeler, krizler, savaşlar, kavgalar görmüş adeta Türkiyenin yaşayan ayaklı tarihi bir insana saygısızca aşk hayatını soruyor, türlü sululuklar yapıyorlar ve bu sahte samimiyet gösterileriyle Anadolu insanının değerlerini belli ki hiçe sayıyorlar. Allah aşkına yaşı cumhuriyetle denk bir insana “yengeyle nasıl tanıştınız?” sorusu sorulur mu? Soracak başka soru mu kalmadı? 27 Mayısı, 12 Eylülü, köy enstitülerini, tek parti dönemini, yetmiş cente muhtaç olduğu günleri, neden sormuyorsun? Her seçim öncesi köylerine gelerek türlü vaatlerde bulunan politikacıları neden sormuyorsun. Varsa yoksa nasıl aşık oldun, çeşmede mi tanıştınız? Gibi absürd sorular. Adam utanmasa gerdeğe nasıl girdiklerini soracak.
Bu tip programlar bize iffet ve haya timsali Anadolu insanı figürünün de zaman içerisinde aşınmaya başladığını gösteriyor. Gelinler eşlerine açmadıkları duvaklarını programcılara açıyor. Programcı namahremi olduğu bir sürü kadının içinde çok rahat hareket edebiliyor. Kadın erkek ayrımı gözetmeksizin herkesle kucaklaşabiliyor hatta gelin çağında genç kızlarla “şaka yollu cilve” bile yapıyor. Kimse de kalkıp destur demiyor.
Bu programların sonu nereye varacak şimdilik kestiremiyoruz. Ama söz konusu yapımların hiçbir değer tanımayan televizyonlarda yayınlanan programlar kadar tahribata sebep olduğunu söyleyebiliriz. Bir tarafta manevi değerlerin alt üst edildiği programlar, diğer taraftan örf, adet, gelenek ve göreneklerin sululaştırıldığı bu programlar. Televizyon denen renkli cam artık tahammül edilemez bir noktaya vardı.
Efendim, Anadolu insanının eğlenmeye hakkı yok mudur? Elbette vardır. Bu ülke bağrından Keloğlanları, Nasreddin Hocaları boşa çıkarmamıştır. Lakin bir şartla eğlenirken düşüneceksin. Nasrettin hoca fıkralarının her birinin anafikrinden bir kitap yazılabilir. Bu programlar eğlenirken düşündürmüyor. Sadece eğlendiriyor, o kadar. Ona da eğlence denilirse tabi.
Hırsızın hiç mi suçu yok?
Yine o kısırdöngüden ibaret sorumuzu soralım. Televizyon programlarının bu seviyeye gelmesinde televizyoncular mı suçlu yoksa halk mı? Suç insanların dizine yatan sunucunun mudur yoksa dizine yatılmasına ses çıkarmayanın mıdır? Suçlu önce “bu ne biçim program” deyip sonra o programa rating rekorları kırdıran halk mı? Yoksa bu programları yayına sürenler mi? Bize göre bu tarz programları üretip halka sunanlar ne kadar suçlu ise bu programlara prim veren bizler de o kadar suçluyuz.
Dindar geçinen ailelerin dahi evlerinin baş köşelerine koydukları televizyonlarda tahrip seviyesi yüksek programların izlendiğini hepimiz biliyoruz. Ehveni şer diyerek izlediğimiz güya alternatif programların dahi cılkı çıktı. Halbuki kanal değiştirmek insanların ellerindeki kumanda kadar yakın. Doğrusu ise kumandayı bir köşeye koyup televizyonun fişini çekmekten geçiyor aslında. Yoksa bu beyaz cam bizi bozacak gibi.
Add comment 25 Nisan 2007
Din adına ne öğreniyoruz?
Din adına ne öğreniyoruz?
Taha Kurutlu / tahakurutlu@anadolugenclik.com.tr
Yeryüzünde haksızlıkların, zulümlerin, insan hakları ihlallerinin ve bir çok suçun altında çeşitli sosyal sorunların olduğu gerçeği doğrudur. Fakat bunlardan en önemlisi maneviyatsızlıktır. Hakiki manada din insanları ve toplumları saadete erdirecek olan, Allah tarafından gönderilmiş bir hidayettir. Ve ilahi dinlerin en sonuncusu İslamdır. Yüce Allah Kur´an-ı Kerim´de “Bugün sizin dininizi kemale erdirdim, size İslamı seçip beğendim” buyurmaktadır. Allah Kur´an´ı elbette anlaşılsın ve tatbik edilsin diye yollamıştır. İslam sadece ferdi bir din değildir, aynı zamanda toplumsal, siyasi, iktisadi yönleri vardır, yani insanın tüm hayatını kapsar. Toplumun huzuru ve saadeti için din ahlaklı olmayı emreder. İnsan dinle hayat bulur, hayatını düzene sokar, ruhsal sıkıntılarından arınır, hayattan lezzet alır. İşte dinimizi öğrenmemiz gerektiği hakikati bu kadar aşikar göz önünde duruyor. İnsan doğuştan dinini bilemez, elbette ona rehber olacak kendisini bulana kadar ona öğretmenlik yapacak kişi ve kurumlara ihtiyacı vardır. Bu en başta ve temelde ailedir. Müslüman bir aile evladına karşı dinini öğretmekle mükelleftir. İşin eğitim kısmı ise eskiden Osmanlı´da medreselerde yapılırdı, dünyevi ve uhrevi bilgiler buralarda öğretilirdi, günümüzde ise okullarda öğretiliyor(!). Aslında gerçekten öğretiliyor mu? Laiklik kavramı ile beraber değişen genç Türkiye nedense ileri gideceğine hep geriliyor. Mehmet Akif´in “Ne irfandır veren ahlaka veren yükseklik ne vicdandır; fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.” sözü göz ardı ediliyor. Durum öyle bir vaziyet almış ki okullarda din derslerinde dinle alakası olmayan bilgiler yeni nesile aşılanıyor. Cumhuriyetten sonra her şeyi bir kalıba sokan laikler din eğitimini de bir kalıba oturtmuşlar ki, bir talebe öğrenim hayatı boyunca din dersi görmesine rağmen Fatiha suresini ezberleyemiyor.
“Ahlaksız” din eğitimi
İnsanlar doğarlar ve yaşları ilerledikçe kendilerini bir arayış içinde bulurlar. “Evet ben neden dünyaya geldim? Amacım ne, nereye gidiyorum?” suallerini her fert kendine sormuştur. İşte Türkiye Cumhuriyet´inde eğitim ve öğretim kurumlarında zorunlu olarak okutulan “Din kültürü ve Ahlak Bilgisi” dersinin asıl amacı bu ihtiyaca cevap, vermek olmalıdır. Fakat Türkiye de her şey bozulduğu gibi din eğitimi de bundan nasibini almıştır ve ortaya farklı bir din eğitimi çıkmıştır. Söz açıldığında Müslümanlığı kimseye bırakmayan zihniyet, devletin din ve siyasi organlarını birbirinden ayırdıkları gibi bu ayrımı da tam manası ile gerçekleştirmeyip din eğitimini sadece devlet tekeline sokuyorlar. Yani din eğitimini devletin kurumlarından başka bir kurumun vermesi suç sayılıyor. İnsanın hani din ve devlet işleri birbirinden ayrı idi diyesi geliyor. Hal böyle olunca bu kısır döngü içinde kalan vatandaş, dini kulaktan dolma bilgilerle öğreniyor, sonra suç yine hurafeye atılıyor, hurafeye sebep olanlar hiç anılmıyor.
Türkiye´de din derslerinin bir keşmekeş halini aldığı aşikar. Yüzde 99u Müslüman olan ülkede din dersleri kaldırılsın, zorunlu olmasın naraları atılabiliyor. Din derslerinde çocuklara İslamdan çok başka şeyler anlatılıyor. Din dersi kitaplarında Buda´nın, Konfüçyüs´ün sözleri kadar Hazreti Muhammedin sözlerine yer verilmiyor. Din eğitiminden ziyade ahlak ön plana alınıyor.
Hangi ahlak öğretisi?
Maalesef çocuklarımıza ahlak dersi verdiğini zannedenler, onlara hiçbir şey veremiyor. Malumdur ki din olmadan ahlaktan bahsedilemez. Allaha ve Ahirete inanmayan ya da imanı sağlamlaşmamış bir doktor düşünün, böyle bir insanın hastalarının organlarını çalmamasını, hastalarını sömürmemesini, hastalarına kötü davranmamasını sağlayan sizce bir tıp ahlakı ya da Hipokrat yemininden ibaret olabilir mi? Allah görüyor şuurundan uzak bir insandan erdem ve ahlak beklenmesi cahilliktir.
Türkiye´de din eğitimi
Son zamanlarda alevlenen din eğitimi tartışmaları incelendiğinde durumun vehametini daha iyi anlıyoruz. İlköğretim ve lise din dersi kitaplarında karşımıza çıkanlar gerçekten manidar. Resmi anlayışa göre uygulanan müfredatta, Müslümanlık laikliğe uydurulmuş. Meselenin anlaşılması için şimdi din dersi kitaplarının içeriklerine bir göz atalım. Mesela Lise 1. Sınıf Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ders kitabı içeriği:
lDin tanımı ve genel olarak din
lİlkel dinler ve ilahi dinler (Hıristiyanlık, Yahudilik..)
lDin ve ahlak
lAtatürkün ahlakla alakalı görüşleri
lAtatürkün fikir cephesi
lMilli seciyeler ve Atatürk
Evet kitabın içeriğine baktığımızda İslam, Peygamber, Allah kısımları sayılabilecek kadar az.
Yine lise 2. Sınıf Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi kitabını açtığımızda, bir ressamın frak giymiş Şeyhül-İslam şeklinde resmettiği papyon kravatlı 35 yaşında Mustafa Kemal resmi var. Kitabın ilk sayfasında siz besmele bekliyorsunuz, ne de olsa din kitabı fakat sizi bir Atatürk vecizesi karşılıyor. Burada anlatmak istediğimiz şu:
Müslüman bir ülkenin Müslüman evlatlarına sahabe hayatlarından tablolarla İslam anlatılacağına, sürekli İslamla alakası olmayan şeyler anlatılıyor. Din alanında uzmanlığı bulunmayan imam veya hoca olmayan, lider ve yönetici bir karaktere sahip bir insanı zorla her yere sıkıştırmak nedendir? Ya da laikliği abartıp Kemalizm kalıbına sokmak isteyenler ne istiyor bu memleketin evlatlarından? Dini laikliğe alet etmek kimsenin haddi değildir. Bunlarla kalmayan din dersi skandalları özellikle AKP Hükümeti zamanında AB tavizlerinden dolayı iyice artmıştır. Yeni müfredat ve kitaplarda cihat, şeriat, imam, cemaat, gibi kavramlara yer verilmiyor. Özellikle son zamanlarda ortaya çıkan bir gerçek din dersi kitaplarda Kur´an ayetlerine sansür uygulanması skandalıdır. Ayetlere sansür uygulanırken Hıristiyanlık övülüyor resimlerle misyonerlik yapılıyor.
Diyalog fikri çocuklarımıza aşılanıyor. YÖK´ten nasibini alan İlahiyat Fakültelerinin önü kesilirken işin ehli olmayan din dersi hocaları da bu rezalete davetiye çıkarıyor. Yıllardır din öğretmeni alınmaması sonucu, dinle diyanetle alakası olmayan hocalar çocuklara aslında namaz kılınmasa da olacağını, insanın kalbinin iyi olması gerektiğini söylüyor. Kitaplarda sürekli çocuklara iyi bir vatandaş olmaları gerektiği, vergi kaçırmamaları gerektiği anlatılıyor fakat din eğitimi olmadan bunun mümkün olmadığı gerçeği es geçiliyor. Bunun sonucunda hırsızlar, vergi kaçakçıları türüyor ve birileri hala suçlu arıyor.
Kendi elleri ile yetiştirdikleri robot nesil bekleneni veremiyor ve bir noktadan sonra infilak ediyor. Ortaya eğitilmediği ve inanç aşılanmadığı için çalan çırpan 21. yy haramileri çıkıyor. İmam hatip okullarının ülkeyi geriye götürdüğünü söyleyen ve bu okulları kapatan suçlular meydanda kol geziyor. Birileri Yahudi misali Kur´an kavramlarının ismini değiştiriyor Şeriatın adını “irtica” başörtüsünün adını “türban” koyuyor ve yeni nesil İslama düşman ediliyor. Yani Türkiye her alanda bir iflasın eşiğine doğru gidiyor. Bunun en büyük sebebi verilen din eğitimi yetersiz olduğudur.
Add comment 25 Nisan 2007
Ermenilerin mallarına ne oldu?
Ermenilerin mallarına ne oldu?
İbrahim Halil Er / ibrahimhaliler@anadolugenclik.com.tr
Genelde Ermenilerle ilgili tartışmalarda olay, “Türkler Ermenileri öldürdü mü? Öldürmedi mi?” etrafında dönmektedir. Kanaatimizce bu tavır, dikkatleri doğudan sürülen Ermenilerin malları üzerinden çekmek amacını gütmektedir. Günümüzde, Ermeni sorunu her gündeme geldiğinde olayın sadece belli zeminlere hapsedilmesi, aslında mevcut sistemin de giden Ermenilerin mallarının gündeme gelmesini istemediğini göstermektedir.
İsterseniz sorularla başlayalım: 1915 Tehcir Yasasıyla doğudan, Suriye, Adana ve İstanbula sürülen Ermenilerin bıraktığı mal varlıklarına ne oldu? Ermeniler, geri gelip mallarını almadıklarına göre bu mallar, kimlerin eline geçti? Osmanlı Devleti, giden Ermenilerin malları konusuna nasıl bir çözüm buldu? Cumhuriyet döneminde bu konu gündeme geldi mi?
Doğudan, Ermenilerin sürülmesi olayını bazı tarihçiler tamamen ekonomik nedenlere bağlar. Onlara göre, doğuda ekonomik açıdan iyice güçlenen ve bölgenin ekonomik, ticari ve sanayi hayatını elinde tutan Ermenilerin sahip oldukları bu gücün ele geçirilmesidir. Ermeniler, doğuda sanat ve ekonomi hayatının önemli bir noktasını ele geçirdikleri gibi, bir çok köye de sahiptiler. Bu köyler sayesinde, çok geniş araziler de onların elindeydi. Üstelik, Avrupalı hamilerinden elde ettikleri destek sayesinde okumuş, kültürlü bir kesimi oluşturuyorlardı. Türk ve Kürtlere göre daha aydın ve tabii ki daha zengindiler.
Aslında değindiğimiz bu konu Türkiyede önemli bir tabudur. Bu konuyu konuşmak neredeyse ihanetle eşdeğerdir. Fakat bizler müslümanız. Kul hakkının en önemli hak olduğunu bilen insanlarız. Bu kul hakkı kafirin bile olsa ödenmesi gerekir. Bunun hesabını Allah, millet olarak bize sorar. Eğer, masum gayrı müslimlerin malları zorbalıkla alınmış ve içimizdeki güçlülere peşkeş çekilmişse onların günahlarının cezasını neden biz çekelim? Neden bedelini biz ödeyelim? Günümüzde tüm uluslararası görüşmelerde soykırımın kabul edilmesi için yapılan baskıların ardından, hemen Ermeni mallarının tazmini gündeme gelmektedir. Neden bu malları 80 yıl boyunca kullanan ve bu sayede doğuda ağa, batıda sanayici, iş adamı olan insanlar değil de gariban halkım ödesin? Olayı bir de bu doğrultuda tartışmamız gerekmektedir.
Tarihle yüzleşmek
Tarihi artık tersten okumanın zamanı geldi. Hatalarımızla, günahlarımızla yüzleşmek, barışmak ve birlikte yaşamamızın zamanı geldi.
Osmanlı gibi bir Devlet-i Aliye yapılacak en büyük iftira onun soykırım uyguladığıdır. Osmanlının sicili bu açıdan temizdir. Eğer onun soykırım gibi bir karakteri olsaydı bugün Balkanlar´da bir Yunanlı, Sırp ve Bulgar kalmamış olurdu. 400 yıl boyunca onları yönettiği halde bölgeyi terk ettiğinde herkes asli kimliğine dönebildi. Bu konuda asıl sicili karanlık olanlar bu soylu devlete iftira atmaktadırlar. Fakat yine Birinci Cihan Harbi sırasında uygulamadan kaynaklanan yanlışlıklar oldu. Bu yanlışlıkları görmek, çözmek ve tamir etmek de biz torunlarına düşmektedir. En büyük yanlışlık kanımca kışın ortasında bir milleti kadın, çoluk ve çocuk demeden yerinden etmektir. Haklı gerekçeleri bile olsa, masumların ölümünü düşünerek daha farklı metotlar ve zamanlamalar uygulanabilirdi. Fakat 1915 Tehcir olayı diasporadaki Ermenilerin iddia ettikleri gibi bir soykırım değildir. Osmanlı, yine kendi vatandaşları olan Ermenileri, o sırada kendi toprakları olan Suriyeye göndermişti. Ermenilerin bölgede kalması, belki de bölge halkları ile daha büyük sorunlara yol açabilirdi.
Tehcir Kanunu
Talat Paşa başkanlığındaki İttihat ve Terakki Hükümeti Ermenileri bölgeden sürdü. “Tehcir Kanunu” olarak bilinen; ve Türk ordusu savaş alanında olduğu için cephe gerisinde oluşan isyan ve ayaklanmaları önleme gayesi güden “Savaş zamanında hükümet uygulamalarına karşı gelenler için asker tarafından uygulanacak önlemler hakkında geçici kanun” 27 Mayıs 1915 tarihinde kabul edilmiştir. Kanun, 1 Haziran 1915 günü, dönemin Resmi Gazetesi Takvim-i Vekayide yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. 10 Haziran 1915 tarihinde yayımlanan bir emir yazısı ile de, göçe tabi tutulan Ermenilerin malları koruma altına alınmıştır. Bir başkan ile, biri idari, diğeri de maliyeci olmak üzere iki üyeden oluşan “Terkedilmiş Mallar Komisyonu” kurulmuştur. Bu komisyonlar, boşaltılan köy ve kasabalardaki Ermenilere ait malları tespit edecek, ayrıntılı defterlerini tutacaktır. Defterlerden biri bölgesel kiliselerde korunacak, biri bölge yönetimine verilecek, biri de komisyonda kalacaktır. Bozulabilir eşya ile hayvanlar açık arttırma ile satılacak ve parası korunacaktır. Komisyon gönderilmeyen yerlerde, bildiri hükümlerini bölgelerdeki görevliler yerine getirecektir. Bu malların Ermeniler dönünceye kadar korunmasından hem komisyon, hem de bölge yöneticileri sorumlu olacaktır.
Bu konuda Osmanlının doğru veya yanlış bir uygulaması oldu. Kimi kaynaklar, Osmanlı Devleti´nin giden Ermenilerin mallarının envanterini tuttuğunu ve savaştan sonra iade etmek istediklerini söylemektedir. Fakat bu savaş, Osmanlıyı yıktığından, bu mallar hiçbir zaman asli sahiplerine iade edilmedi. Cumhuriyeti kuran kadrolar ise, Osmanlı mirasını toptan ret ederken, ilginç bir şekilde tehcir olayını sahiplendiler. Bunu Osmanlı Devleti´nin yaptığı bir suç olarak kabul etmediler. Çünkü Cumhuriyeti kuran kadrolar azınlıklardan arındırılmış milli bir devlet hayal ediyorlardı. Ardından Lozana dayanarak Rumlarla nüfus mübadelesi yapmaları, Anadoludaki diğer bir yerli unsuru silmiş oldu. Artık, azınlıklardan arındırılmış bir Anadolu devleti kurulabilirdi.
Ermeni malları şehit ailelerine mi verildi?
Aslında Ermeni mallarının tartışılmasını da Murat Bardakçı´nın yazdığı bir yazı başlatmıştı. Murat Bardakçı, Ermeniler tarafından şehit edilen kişilerin ailelerine Atatürk tarafından Ermeni mallarının verildiğinin belgelerini ortaya döktü. Böylece bir anlamda Ermeni malları gündeme geldiği gibi, geri kalan Ermeni mallarına ne oldu sorusu da tabiî ki zihinlere takılı kaldı.
Ermeniler, bir çok işletmelere, arazilere sahipti. Onlar bu ülkeyi terk ettiklerinde bu işletmeler ve konaklar onların yanında çalışanlara, köyleri de bölgedeki güçlü kişi/ailelere geçti. Geçmeyenler, siyasi kadrolaşma dönemlerinde birilerine verildi. Ya da kamulaştırılarak el konuldu. Bu konuda “Emvalı Metruke” diye bir kanun çıkartılarak belli bir sürede sahibi çıkmayan mallara el konuldu. Aslında gasp edilen ve peşkeş çekilen sadece Ermeni malları da değildi. Bir çok hayırlı hizmetlerin yürütüldüğü vakıf malları da yağmadan payını aldı.
Ermeni malları konusunun gündeme gelmemesi için Milli Güvenlik Kurulu (MGK), Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü´ne (TKGM) bir gizli yazı gönderdi. Osmanlı tapu kayıtlarının Türkçeleştirilerek bilgisayar ortamına aktarılmasına karşı çıktı (Hürriyet, 19.09.2006). MGK Seferberlik ve Savaş Hazırlıkları Planlama Daire Başkanı Tuğgeneral Tayyar Elmas imzalı ve 26 Ağustos 2005 tarihli yazının temel öğeleri şöyle: “Bu bilgiler etnik ve siyasi (asılsız soykırım vs.) istismara malzeme olabilir” demiştir.
Baskın Oran, 1915 Tehcirinde Ermeni malları yerel eşraf tarafından yağmalanıp “milli sermaye” yapıldıktan sonra, 1923 Mübadelesi sonucu Rum mallarının da paylaşıldığını Lozanın daha yapılır yapılmaz idari açıdan (md.14), 1927de de eğitim açısından (yasa no.1151) İmroz ve Bozcaadada fiilen yürürlükten kaldırıldığını ve ada Rumlarının göçe zorlandığını, 1942 yılındaki varlık vergisi kanunu ile Yahudi ve diğer etnik kökenlere baskılar yaparak bir anlamda ülkeyi terk etmeleri amaçlandığını söylüyor.
Malların Akibeti
Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa, 15 Haziran 1919 tarihinde Sadrazama yazdığı raporda Ermeni mallarının akıbeti hakkında bizlere bilgi vermektedir: “Beyazıtta baş göstermeye başlayan Ermeni sızıntısı, az bir zamanda Vandan Hopaya kadar bütün sınır üzerinde genişleyecek bir niteliktedir. Buna engel olmak resmi kuvvetlerimizin her türlü girişimlerine karşı koymasıyla mümkündür… Ancak, bu bölgeye bir de Ermeni göçmenlerin dönmesi sorununu da çözümlemek gereklidir. Osmanlı Ordusu, Erzurum ve bölgesini geri alırken, çekilen Ermeniler, Müslüman köylerini tüm yakıp yıkmışlar idi. Buralar geri alındıktan sonra yerlerine dönen Müslüman halkın çoğu, kendi köylerini yıkılmış görünce, zorunlu olarak boş ve yıkılmaktan kurtulmuş bulunan Ermeni köylerine yerleşmişlerdir. Bugün Ermeni göçmenleri geri dönecek olurlarsa, Müslümanlar tüm açıkta kalacaklardır. Bir de bu bölgeye Ermeni nüfusu eklenirse, bu durum şiddetlenecektir… İşte bu gibi zorunluluklar, Ermenilerin bu yıl için Osmanlı memleketlerine alınmamalarını, kesinlikle gerektirmektedir.” (Türkiyenin Düzeni, Doğan Avcıoğlu)
Ermenilerin, Tehcir sırasında bıraktıkları mallara olan ilgileri Kurtuluş Savaşı sırasında da sürdü. Milli Kurtuluş Tarihi (s.1170 cilt III) Doğan Avcıoğlunun bu kitabında Maraşta, Fransızlarla birlikte işgallere katılan Ermenilerin eski mallarını almak ve hatta fırsattan yararlanarak malları olmayanları da yağmalama girişiminde bulunduğunu şöyle anlatır: “Fransızlarla birlikte gelen Ermenilerin yağmalanmış olan mallarını geri alabilmek için faaliyete geçtikleri an, büyük gürültüler kopuyordu. Geri dönen Ermenilerin eski mal ve mülklerini tespit etmek için kurulmuş olan komisyonlara açılan davalar her geçen gün çığ gibi büyüyordu. Bunların yanı sıra Ermeniler, geri aldıkları malların faizlerini istemekle kalmıyor, Türklerin mallarını da kendi malları gibi gösterip komisyonlarda bu yönde kararlar çıkartmağa çalışıyorlardı. Bu keşmekeş içinde, Hasan İzzet Dinamonun verdiği örnek çok ilginç :
“Sürgünden dönen Ermeni yurttaşlar, eski mallarını herhangi bir Türk yurttaşında bulduklarında komisyona şu biçimde bir dava açarak başvuruyorlar: -Ben giderken Ahmet Ağa, yirmi altınlık ineğimi üç liraya aldı. Bundan üç yılda üç yavru yaptı. Günde beş kilo süt verse yılda bin kilo eder. Bundan en aşağı yüz kilo yağ çıkar. Yüz kilo peynir olur. Yavrularıyla birlikte beş yüz lira eder. Şimdiki parayla iki bin beş yüz liradır. Ahmet Ağa bu parayı bana vermelidir.” Ermenilerin bu mallarını geri almak için Fransızlarla birlikte Güneyde harekete geçmeleri Fransızlara karşı tepkiye neden olur. Çünkü Ermeniler sadece mallarını değil, bu arada Türklerin de ellerinde bulunan mallarına saldırmaya başlamışlardı. Bu durum, Maraş, Antep ve diğer güney kentlerde direnişin başlamasına neden olur.
Ermenilerin ülkeyi terk etmesi ile neler kaybettik
Aslında Ermeniler batıya değil İslam dünyasına ve Türklere daha yakındılar. Çünkü onlar aslında batılı değil doğuludurlar. Yani doğulu Hristiyanlardır. Onlar, her ne kadar Hristiyan olsalar da Katolik ve Ortodokslarca benimsenmemişlerdi. Çünkü onlar Hıristiyanlığın Gregoryen mezhebine mensuptular. Bu nedenle Anadoluya gelmeden önce Bizanstan baskı görüyorlardı. Türklerin Anadoluya gelmesi onların üzerindeki baskıları hafifletmişti.
Ermeniler, bilinenin aksine İslam dünyasında da çok önemli görevler aldılar. Türklerle Ermeniler, yüzyıllarca omuz omuza yaşadılar. Hatta bundan dolayı Osmanlılar Ermeniler için Tebayı Sadıka demişlerdi. Milliyetçilik fikrinden en son etkilenen azınlıklardan birisi de Ermeniler olmuştur. Avrupalılar, İslam dünyasını karıştırmak için Ermeniler üzerinde çok uğraştılar. Hatta, ilk Ermeni milliyetçiliği yapanlar da Osmanlı Ermenileri değil Rusyadan gelen Ermeniler olmuştur. Fakat ne olursa olsun bu iki ulusun arasını açtılar. Sonunda Birinci Dünya Savaşı sırasında o tatsız olay yaşandı. Ermenilerin bu ülkeyi terk etmesi, bizlerin imparatorluk çocukları olduğumuzu hatırlatan bir unsurumuzun da kaybolmasına neden oldu.
Ermenilerin gitmesi, elimizdeki yetişmiş insan unsurunun kaybolmasına da neden oldu. Ermeniler, ticareti iyi bilen okumuş kesimi oluşturuyordu. Ayrıca doktorlar, mühendisler, sanayicilere ve işletmecilerdi. Bu boşluğu doldurmamız yıllarımızı aldı. Eğer, birileri masum insanları korkutarak, zulümle mallarını gasp etmişse bunu vermelidir. Çünkü bu bizim için helal lokma değildir. Allah da (c.c) bunu affetmez. Bu haram lokmaların cezalarını tüm ulusça çekeriz. Bizim himayemizde olan gayrı müslimlerin malları, canları ve namusları bize emanettir. Önce imparatorluk ruhumuzu yitirdik. Böylece Ermeniler terk etti bizi. Şimdi de İslam ruhunu yitirmek üzereyiz. Bu da Kürtlerin bizi terk etmesine yol açmasın. Köklerimizi keşfetmeye, iki bin yıllık tarihsel derinliğimizi elde etmeye ve bizim ruhumuzu, mayamız, enerjimiz olan İslama sarılmaya başlayalım. Eğer bunları kaybedersek ortada Türk milleti diye de bir şey kalmayacak. Ortadaki sadece batıyı taklit etmeye çalışan kötü çizilmiş karikatür olacak.
Add comment 25 Nisan 2007
Nasıl bir değişim alırdınız?
Nasıl bir değişim alırdınız?
Şems Şeyma Sözcü / seymasozcu@anadolugenclik.com.tr
Farkındasınızdır!
O beyaz camdan taşarak evlerimizin salonuna dökülen pek muhterem televizyon insanlarına bir haller oldu…
Yok, hemen öyle magazin mahallesinin hafif meşrep malzemelerini hayal etmeyin, siyaset sokağının ağır abilerinden bahsediyorum. Şimdilerde her biri ne eskisi gibi radikal, ne marjinal ne de eskisi kadar ketum. Referanslar değişti, içtüzükler elden geçirildi revize edildi. Bir önceki politikalarında güdülen kriterler, olmazsa olmazlar ters yüz edildi, güncellendi(!) Sanki bir makyajdı yüzlerindeki döküldü de ten renklerinin ortaya çıkmasına meydan vermeden yeni sezon renklerinden bir maske edindiler kendilerine, belki de bu bir deri değişimiydi, mevsimi geldi ve kabuklar pul pul oldu…
Hiçbirinin adını anmak niyetinde değilim, isimlerinin üzerine mozaik döşemeyi çok daha uygun gördük bu kez, ekranı ikiye bölüp dilimizin döndüğünce anlatmaya çalışacağız “malum insan” hallerini…
Ama yazı sona erdiğinde boşlukların nasıl da isabetli karşılıklar bulduğuna şahitlik edeceğiz, bu metin yayına hazırlandığında muhtemelen ilgili fotoğraf verecek arkadaşlar ve zihninizde kartezyen bir eşleştirme oluşacak muhakkak…
Derin devletin ağır abisi
Ve başlıyoruz…. Mesela ilki; Çok değil bundan yalnızca on yıl kadar önce “PKK ile mücadele” denildiğinde ilk akla gelen isimlerden biriydi… Tansu Çillerin başbakanlığı döneminde Emniyet Genel Müdürü iken şiddete şiddet yöntemine ek olarak, teröre bildiği dilden cevap için de kolları sıvayan oydu. PKKya destek çıkan işadamları listesini onun hazırladığı duyulmuştu. O dönemde suikasta uğrayan işadamlarının isimleri o listede var mıydı, bilinmiyor… Türkiyede siyasetin en puslu yıllarında, faili meçhullerin en fazla yaşandığı, resmi yetkililerin hudutlarda kaçakçılık/uyuşturucu parsası topladığı şaiyalarının ayyuka çıktığı bir dönemde Emniyet Genel Müdürlüğü ve İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı yapmıştı. Sicili için biraz daha yakından bakmak gerekirse bambaşka yönleri ortaya çıkacaktır. Susurluk hadisesinin baş kahramanı Abdullah Çatlı ya (Mehmet Özbay mı demeli) verilen yeşil pasaport ve ruhsatsız silahta kapı gibi imzası bulunur kendisinin. Denilebilir ki; devletin derin tarafı ona bağlıdır, bu işlere o bakar. Milli İstihbarat Teşkilatının da ete kemiğe bürünmüş halidir o. Bu anlamda bir mekanizma olduğuna dair önemli kuşkular vardır. Ağır abidir, öyle ki fanatik taraftarı olduğu futbol takımını kimin çalıştıracağına karar verecek kadar hatırı sayılır. Memleketin asayişinden sorumlu olduğu günlerin zabıtlarına bakıldığında özellikle etnik farklara sahip vatandaşların maruz kaldığı yargısız infazların, işkencelerin haddi hesabı yoktur. Meraklısı için, gözaltında hayatını yitirenlerin şüpheli ölümleri için insan hakları derneklerinin ay sonu raporlarına bakmakta fayda var. O ise bir gün tüm vukuatlarını bir kenara itip geçmişi ile özdeş kara gözlüklerinden kurtulduğunda siyasete atılmaya karar verir ve sahipsiz bırakılmış bir partinin başına geçtiğinde demokrasiyi de hizaya getirmeye hazırdır artık. Milliyetçidir, aynı zamanda liberal, bunun yanı sıra bir de anti emperyalisttir, delikanlıdır, bıçkındır -da- nedense omurgadan yoksun duruşunu popülist siyasetle yoğurur. İktidar partisinin kötü bir imitasyonundan öteye geçmeyen günlük politik söylemler dışında Türk siyasetine yaptığı pek katkı olduğu söylenemez.
Ama hakkını vermeli bugünlerde Parlamentoyu podyuma çevirme projesi, yepyeni açılımlar sağlamıştır. Bu önemli hedefi(!)sayesinde magazinin prim yaptığı ucuz siyasette vitrinlerin süslenmesine öncülük edebilecek kapasitesi vardır. Siyasi arenaya ayak basar basmaz, ilk olarak “Başörtüsü sorununu biz çözeriz” efelenmesi ile beklediği etkiyi yapamayan ve yeterince inandırıcı bulunamayan talihsiz siyasi, zamanla rotasını değiştirecektir. Bir dönem PKKyla en keskin mücadeleyi etmiş birinin şimdilerde benimsediği söylem, birlikte olduğu siyasî kader arkadaşlarını da şaşırtacaktır. Bahsi geçen politik ünlü o hale gelecektir ki; seçmenle buluşmak için Diyarbakıra gittiğinde karşısına çıkan topluluklara Kürtçe hitap etmeyi seçecek kadar yörünge değiştirebilecektir. Siyaset ve menfaat ilişkisinin insan kimyasını nasıl alt üst edeceğinin apaçık kanıtı olarak, PKKyı sahada yenmenin yetmeyeceğini, bir yandan halkın gönlünü kazanırken bir yandan da dağdakileri aşağıya indirmenin gerekliliğini savunmaya başlayacaktır… Şimdilerde “Dağı bırakın ovada görüşelim sıkıysa” deyip alanlara davet ediyor, demokrasiye olan inancına vurgu yaparak!
Değişimin resmini de çizebilir misin?
Bir diğeri, 25 yıl öncesinin kudretli kumandanı en sanatsal çalışmalarında yoğun kırmızı kullanmanın verdiği vicdanı(!) rehavetle sabah haberlerinden kahvaltımızı paylaşıyor bizimle. Arkasında nüfus kütüğü hileleri ile asılan masumların cesedini bir bir çiğneyerek eski günlere nispet edercesine yeniden şahlanıyor. Yarım asırdır sandığında sakladığı küf kokulu parşömenini masalara tekrar seriyor ve ihtiyar sesi ile harita üzerinden işaret ediyor; “Ahanda buralar, şuralar da var, bir de burasıyla etti sana 8 eyalet” ve şöyle devam ediyor sanki “Zamanında yapamamıştım işte perde arkasından(!) aldığım haber, budur birilerinin bu memlekete layık gördüğü yönetim tarzı.” Sanırsınız ki, yıllar önce üst satırdaki cümlede “bu memleket” olarak kastettiği toprakların üniter yapısı için onca harab olmasına sebep olan zat-ı alileri değildi, devletin bekası için huzuru, gece uykusunu bu millete haram eden, hayatlarına dair en acı hatıraların biriktiği dönemi bir kara anılar silsilesi olarak bırakan çok saygıdeğer bünyesi değildi…
Eski defterleri şöyle bir karıştırınca gayri resmi Türk milli tarihinde altın harflerle yer bulmuş “Kürt yoktur, Dağ Türkü vardır. Kürtler, karda yürürken kart kurt sesleriyle doğmuştur” sözlerinin sahibi olarak karşımıza çıkmaktadır oysa. Bir dönem yok saydığı insan ırkı için şimdi demokrasi havarisi kesilecek kadar değişebilmesi şaşılacak şeydir. Mazi içinde derin yaradır aslında sorsanız kendisine, 12 Eylülün tartışmasız starıdır.
Cuntacı Paşa kudretli günlerinde yüz binlerce insanın fişlenmesinden işkence görmesinden birinci derecede mesuldür. 80li yıllar denince zihinlerde canlanan ilk fotoğraf kendisinin devletin televizyonunu basıp yerli yersiz gürlemesidir. Kafasına göre, renk renk, şekil şekil legolarla kurduğu maket oyuncak tadındaki anayasa yüzü suyu hürmetine Çankayaya kadar uzanmıştır.
O Köşkte sefa sürerken 12 Eylülün bilançosu ise şöyledir, 7 bin kişi için idam cezası istenirken 517sinin infazı gerçekleştirildi. Burada bir çırpıda 7 bin kişi olarak anılan insanlar; üniversite talebesidir, yazardır, çizerdir, düşünürdür hasılı kelam memleketin okuma ortalamasının belkemiği okur-yazarlarıdır. Aslında bir nesil yok olmuştur silinip gitmiştir bu coğrafyadan, ardında “iti ite kırdırmak(!)” basitliğinde ve ucuzluğunda bir terimi yadigar bırakarak. Yine, 14 bin insan yurttaşlıktan çıkarılırken 171 kişi işkencede can verir, aynı dönem 300 gazeteci silahlı saldırıya uğradığı kayıtlara düşer ve belgelenememiş daha nice kayıp yaşamlar sır olarak kalır. Müsebbibi kimdi derseniz tüm parmaklar ona çevrilecektir.
Geçmişte çizdiği tutarsız politik tablo larla dimağları allak bullak etmiştir, örnek vermek gerekirse; aynı şahıs bir yandan imam hatip okullarının açılmasını teşvik ederken diğer yandan yüksek öğrenimin başına YÖKü bela etmiştir. Ülkeyi komünizmin pençesinden kurtarmak için var gücü ile çalışmıştır, öyledir ki, bırakın meydanları neredeyse Ulusa Seslenişinde dahi elinde bir Kuran-ı Kerim Türkçe Meali ile görebileceğimiz dindar kişidir. Son günlerdeki “eyalet” çıkışını hala ve illa bir sebebe bağlamak isteyenler için ufak bir not; dönemi bilenler hatırlayacaktır. 12 Eylül sabahı, CIA in Ankara istasyon şefi, darbeyi kast ederek merkeze şu bilgi notunu geçmiştir: “Bizim çocuklar başardı!” bu dipnot, Emekli Paşazadenin kulağına kimin, nereden üfürdüğü hakkında bir ipucu olabilir mi? Buradan hareketle bu çıkışın bir değişim değil globalleşim olduğunu söylemek mümkün. Bahsi geçen karanlık günlerin mimarı aslında bugün de bu memleket üzerindeki tek söz sahibi insandır, 21. yy Türkiyesinde onun kurduğu maket anayasayı kullanıyor olmamız bu tezi desteklemez mi? Şu an kaç yaşında olduğu dünya takvimlerine göre hesap edilememektedir, ama ölmeye niyeti yoktur, çünkü o kendisini -şarkıdaki gibi- sağlam bir rövanş için itina ile saklamaktadır …
Takkeli komünist
Karartma tekniğinin dili ile anlatmaya devam edelim; Nasyonel Sosyalistlerin Türkiye Bölge Sorumlusu, radikal değişikliklerin partisinden tabanına yansımalarına değinirken partili gençlerin embedded liderleri Maonun programdan çıkarılmasına tepki gösterdiğinin altını çiziyor ve bunu yadırgadığını da ekliyor hemen. Oysa söz konusu kitle önderi, Çinli Komünist lider Mao Çedongun adının zamanla popüler kültüre yenik düşerek “Çedong” yerine “Zedon” halini alması ile beraber soyadındaki “ç” harfini “z” ile takas edecek kadar gözü karaydı bir zamanlar (sadece fikir vermesi açısından bakınız; Kerinçek, ve Kerinzek arasındaki ilişki). Onun en çarpıcı değişimi ordu hakkındaki görüşlerinde yaşandı. 70lerde Silahlı Kuvvetler için açıkça “faşist ordu” nitelemesi yaparak teknik olarak İsrail Ordusu´na benzetebiliyordu. Ordunun en kritik günlerinde kaos ortamı oluşturabilmek için elinden geleni yaptı, 90´larda Bekaa Vadisine iki defa gidip Öcalanla görüşmeler yaptı ve bunları dergisinde yayımladı. Nasıl ki 1980 öncesindeki yayınlarıyla Orduyu ve MİTi hedef alıp, her iki kurumda oluşturduğu zaafiyetlerle Türkiyenin 12 Eylül 1980e gelmesine katkı sağladıysa, 1990da da aynı taktiği uygulamaktaydı. Hedefi yine Türkiyenin bir iç çatışma ve darbe ortamına sürüklenmesiydi. 97 yılına gelindiğinde 28 Şubat Post modern darbesini, proleteryanın beklediği devrim olarak nitelendirebilecek kadar gözü dönmüştü.
Dönemin gerçek bir askeri darbeye yakışır şekilde kanla, cinayetle sonuçlanması hülyaları ile “Tanklar hipodromda resmi geçit yapılsın diye mi satın alınıyor zannediyorsunuz?” diyebilmişti. Pek kıymetli kitle önderi, bir başka değişimi bu sefer Kıbrıs politikasında sergileyecekti, 1974te dönemin hükümetinin cesur girişimleri ile başlatılan Kıbrıs Barış harekatını “işgal” olarak nitelendirdikten sonra, 2004te bu kez “Kıbrıs elden gidiyor” mitingleri düzenlemesi ile ibreyi 180 derece sağa çevirip, kızıl elma koalisyonunun içinde yer alarak değme milliyetçilere taş çıkartacaktı. İki binli yıllara doğru geldiğimizde malum şahıs ve arkadaşları bu sefer, “Kıbrıs Türktür Tük kalacaktır, Türkiyenin savunması Kıbrıstan başlar” kabilinden hamasi sloganlarla ortaya çıktı.
Mao geleneğini terkedip, Milliyetçi Hareket Partisi´nden çok daha sert, çok daha keskin bir politika izler olmuştu artık, Atatürkün değerini yeni yeni kavrayan tövbekar devrimci “Çin, ilkokul kitaplarında Atatürkü öğrettiği için aldı başını gidiyor.” aforizmasının yanılgısına düşebilecekti. Bu yeni kurduğu kendince politik düzene “ulusal sol” adını takarak popülizm neyi emrederse amenna diyerek yoluna devam etmişti. Onun için bir zamanlar kanlı bıçaklı olduğu TSK şimdi “Devrimci Ordu” idi ve Cumhuriyet devriminin mevzilerine girmişti. Ona göre artık Ordu tutturduğu Cumhuriyet rotasını yalnızca başkanı olduğu parti ile hayata geçirebilirdi. Böylece Türkiyede Ordu eliyle, parti programı uygulanacaktı.
İşin bu bölümü biraz “darı” hikayesinin tavukla olan bağını andırabilir. Şubat 1997de, “Devrim kanunları uygulansın” afişleriyle arkadaşlarını sokağa çıkardı. Peki geçmişte TSK için neler söylemişti? 1970lerde “emperyalizmin silah depoları” ve “hakim sınıfların emrindeki bir kurum” olarak gördüğü asker sınıfı ile artık ateşkes imzalamıştı. Siyasi hayatı boyunca devletin ordusu ile çatışıp, istihbarat güçleri hakkında hayli marjinal -amerikan filmlerinin etkisi olmalı- söylemler geliştirerek yine de her dönem sistemin içinde mühim bağlantılar kurabilmek ve hep kilit noktalarda yer almak nasıl bir beceridir bilinmez. Ama zamanla din ile dünya görüşlerini barıştıran bu büyük dava adamı; gün gelecek -bu kadarı olmaz demeyin- cuma sohbetlerinde, cenaze namazlarında boy gösterirken başında beyaz namaz takkesi (bu kısım tamamiyle hayal tabii, ama takke taksa da yakışırdı) şu tarihi cümleleri sarf edecekti; “Ben değişmedim. 40 yıldır Hz. Muhammed in devrimci olduğunu savunuyor ve namaz kılıyorum. Hz. Muhammed yıllardır sadece peygamber yönüyle tanıtıldı. Biz onun devrimci yönünü de ortaya çıkartıyoruz. O putları yıktı, biz de çağımızın putlarını yıkacağız” Bakalım şimdilik matruşkadan çıkan son figür bu, ilerleyen zaman daha ne sürprizlere gebe…
Sezonun hızlı Kubi´si
Rüzgara göre gerdan kırma hadisesine verilebilecek en kara mizah örnek, şimdi bahsi geçecek siyasi çehrenin ta kendisi olmalı, gömlek değiştirir gibi sandalye değiştiren vekillere alışık parlamentonun bu sezon (hızlı kubiden sonra tabii hakkını teslim etmek gerek) görüp görebileceği en istikrarsız siması o oldu.
İktidar partisinden Meclise giren pek kıymetli büyüğümüz tüm ikbal hayallerini elinin tersi ile iterek, “Küçük ama rahat edeceği” bir başka siyasi çatıyı mesken edinir kendine. Tam da yeni liderine yeni programına dokusunu tam uyuşturdu derken yaşadığı karikatür tadındaki o talihsiz vaka kaderine bambaşka bir yön verir; olay şöyle gelişir; TMSF Başkanı Ahmet Ertürkün bir televizyon programında, Bir milletvekili Mecliste Uzan Grubu ile ilgili 60a yakın soru önergesi veriyor ve detaylı bilgi istiyor bizden. Burada bir garabet var, bu bilgiler kimin için alınıyor? Nerelere veriliyor belli değil.” der ve haklı sıkıntısını dile getirir.
Malum vekilimiz ise 550 kişinin yapmadığını yaparak şahsı da dahil cümlesini töhmetten kurtaracak o insanlık için önemli kendisi için küçük adımı atar şahsını feda etme pahasına (!) ve Ertürkü, hedef gösterdiği milletvekilinin ismini açıklamaya davet eder, o günlerde Ertürk bunun üzerine hiçbir açıklama yapmaz, ama kendi sorusunu yine kendisi cevaplar o milletvekili yıllar sonra. Açıklayalım malum vekil bu yasama yılında -üçüncü evi-son partisi (şimdilik tabii) olan Uzan Partisinde ikinci adam konumunda (zaten kaç kişiydiler ki!?)
Patronlar kardeş işçiler kalleş
Ya işçi sınıfının tepesine basarak, herbirini adeta birer merdiven basamağı olarak kullanıp siyaset sahnesine çıkanlar… Bu örneğe uyan iki sağlam vaka var elimizde. İlki bu memleketin en büyük işçi sendikasının yıllarca zirvesinde olan (ha unutmadan bir dönem post modern darbeciklere de çanak tutan) “Emekçi Başkan” aldığı ilk teklifte işçi kardeşlerini yalnız bırakacak denli vefasız davranabildi. Müzmin muhalif partiden ön sıraları kaptı belki ama bunun bir yükseliş olduğunu söylemek çok da doğru değil. Çünkü tabanı bugün onu “oportünizmin tipik örneği” olarak hatırlıyor, zira kendisinin sendika liderliği yıllarındaki dişli tavrı yeni patronuna (genel başkanı) ne yazık ki sökmüyor. Hoş şahsının da artık, emekmiş, sosyal güvenlik, işsizlik, sendikal mücadeleymiş gibi dertleri kaldı mı bu da tartışmaya açık…
Bir diğer sendika menşeili siyasi -o da tıpkı abisi gibi – “Sınıf sorunlarını siyaset çözer” düsturu ile yola düştü elbette kendisi için na şu kadarcık bir ikbal beklentisi yoktu, ama n´oldu anlamadılar hatta tuttu “28 Şubat ta meşru otorite tarafından kullanıldım, yoksa ne işim olur benim 5li çetelerde” mealinden ağıtlar da yaktı ama yok onu da harcadı dava arkadaşları. Bugünlerde daha çok şu tip cümlelerde anılıyor kıymetbilmez yoldaşları tarafından; “Burjuva siyaset dünyasıyla kurdukları ilişki işçilerin haklarını genişletmek için ve onların temsilcisi olmak amacıyla kurulmuyor. Tarihsel bir biçimde, en fazla kimi medyatik simaların burjuva partilere milletvekilliği ve belediye başkanlığı için transfer olması biçiminde kuruluyor.”
Soldan sağa kare bulmaca tekniği ile adı geçenlerin neredeyse tamamı küreselleşen dünyanın liberal estetik operasyonlarının sonucu kavuştukları yeni çehreleri ile aramızdalar artık, Emperyal dünya neye racon keser, neyi parlatır moda olarak sürerse piyasaya, o kılıfa hazır siyasi kostüm bulunduruluyor gardroplarda…
Add comment 25 Nisan 2007
11. Çankaya meydan muharebesi
Şems Şeyma Sözcü / seymasozcu@anadolugenclik.com.tr
Yıl 1923 aylardan Ekim, 29u… Cumhuriyet ilan edildi. Bir devrin kapanışına dair bu cılız bilgi, yaşam alanı olarak ilkokul sosyal bilgiler kitabını seçmek suretiyle, zihnimizde bir yakın tarih portresi oluşturmamıza yardımcı ilk ciddi haberlerdendir…
Dönemi kıvançla anlatan öğretmenimizden biliriz ki; Mustafa Kemal ve yol arkadaşları o gün aldıkları kararla eski düzeni bir anda tepe taklak etmiş, muasır medeniyete yükselmenin şifresini çözmüş, saltanatı kaldırmış, adına Cumhuriyet denilen bu,”avamı aristokratlığa yükselten” halk rejimini kurmuştur. Bundan böyle alt tabaka demokrasi yoluyla belirleyecektir yönetenlerini…
83ünde bugün, oldukça genç sayılabilecek bir yaşta on birinci başkanını seçecek cumhuriyet… Tabii egemen sistem buna izin verirse; zira bugüne dek ülkenin gelecek on yıllarının kaderini çizecek kritik seçimler eşiğinde hep tesadüfi(?)sıkıntılar yaşanmış, nedense o koltuğa cumhuriyet kavramının tanımındaki gibi halk değil statüko oturmuştur. Yazılı kurallar tersini söylese de toplumsal hafıza aksini göstermektedir işte. Bu yazıyı okuduğunuz günlerde kavga daha da kızışmış olacak (elbette dileğimiz bu yönde değil) Çünkü ne yazıktır ki, Türkiye Cumhuriyeti başkanlık rejimiyle yönetilmese de Cumhurbaşkanı seçimleri siyasi hesaplaşma ve kriz ortamında gerçekleşti hep. 83 yılın hikayesini en başından bir hatırlayacak olursak; Mustafa Kemal (ki cumhuriyetin kurucusu), 1923 yılında, Lozanın zafer mi, hezimet mi? olduğu tartışmasıyla başlayıp cumhuriyetin ilanıyla sonuçlanan kriz ortamında ilk kez Cumhurbaşkanı seçilirken, salt çoğunluğu ancak sağlayabilmişti. Oysa Meclis, altı ay önce yapılan seçimde tümüyle Mustafa Kemalin gösterdiği adaylardan oluşuyordu. Buna karşın 270 mebustan 112si Cumhurbaşkanı seçiminde Atatürke oy vermemişti. 1938de İsmet İnönü, Başbakanken oluşturduğu cuntanın gücüyle ve tabii siyasi hırsıyla, Atatürkün ölümünden sadece bir gün sonra henüz cenaze namazı kılınmamışken Cumhurbaşkanı seçildi.(www.sansursuz.com/haberler)
Darbelerin derbisi
1950ye gelindiğinde, İnönü CHPsi gücünü yitirmişti; çok partili dönemle beraber, seçimi kazanan Demokrat Parti ile belki de ilk kez halkın iradesi iktidar olmuştu. CHPnin tahakkümü altında yıllardır ezilen vatandaş adı ile müsemma Demokrat Partide yer bulabilecekti kendine. O günün şartlarında ise DPnin parti politikası hiç de hafife alınır nitelikte değildir. Bu topraklara ezan sesini yeniden hediye eden Demokrat Parti hak ettiği iltifatı Köşkte de görür. DP Başkanı Celal Bayar Cumhurbaşkanı seçilir. İşte tam demokrasi tahta çıktı(!) derken, Celal Bayar 1960 yılında askeri darbeyle devrilir, darbenin lideri koltuğunda rakipsiz adayıdır bu kez ve bir asker illegal yollarla Cumhurbaşkanı olur, “Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cemal Gürsel”.
Ancak Gürselin ömrü yetmez Köşkün sefasını sürmeye; görev süresinin bitmesine son bir yıl kala 1966 yılında ölür; artık, askerlerin terfi makamı sayılan Cumhurbaşkanlığına Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay terfi ettirilir (bu kelime daha uygun sanki). 12 Mart 1971 kaosu Sunayın görev süresine rastlayacaktır. Muhtıra günleri alabildiğine hararetiyle, çatışmalarıyla sürerken, çok değil iki yıl sonra 1973te yine bir asker Köşke çıkacaktır, Emekli Oramiral Fahri Korutürk, dönemin Genelkurmay Başkanını alt ederek asker ülkenin haki cumhuriyetinde sağlanabilecek en demokratik uzlaşma ile Cumhurbaşkanı tayin edilir. 12 Martın cuntası da bu antidemokratik ortamıyla tarihe not düşülür.
12 Eylül 1980 darbesi olduğunda Çankaya Köşkü yine boş kalmıştır. Zaten darbe gerekçelerinden biri de Parlamentonun bir türlü Cumhurbaşkanı seçememesidir. Cuntacı Paşa cümle aleme ibret olsun diye asker nasıl seçer gösterir; Evren seçilecek “Seç!” emriyle Anayasa referandumu yaparak Köşkü ele geçiren Kenan Evren kanlı parkası ile Cumhurbaşkanı olur. Ancak başkanlığı dönemi boyunca hep ikinci adam muamelesi görür. Gerçek iktidar halk lideri Başbakan Turgut Özaldır. Özalla birlikte Cumhurbaşkanlığı askerden kalan gelenekle bu sefer başbakanların saltanat makamı haline gelir. 1989 yılında Turgut Özal, 1993 yılında Süleyman Demirel, Başbakanken Cumhurbaşkanı olurlar. Yalnızca partisinin oylarıyla Cumhurbaşkanı seçilen Turgut Özal, toplumsal ve siyasal desteğin gücünü arkasına alarak Çankayada özlenen dengeyi kurar. Ancak başı boş bıraktığı partisinin düşüşünü engelleyemez; istikrarlı tutumu ve karizmatik liderliği ile Köşkte Cumhur u temsil ederken, ani ve (daha da fenası) şaibeli ölümü ile ülkeyi yasa boğar, Özal ölür! Ya da en azından kayıtlara öyle geçer…
Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, ölümün boş bıraktığı koltuğu ivedilikle doldurur. Nihayet siyasi hayatı onu bu makama taşır. Demirel görevi boyunca hep koalisyon hükümetleri ile çalışır bu zafiyetle Köşkte belki en “tatlı hayat” onunkidir. Aile fotoğrafları ile ününe ün katar. Hem O, zaten sistemin en vefakar ve fedakar evladıdır. Binaenaleyh bir kez daha çağrılsa, yine aşkla şevkle çalışır Çankayada. Ve listenin sonu; Ahmet Necdet Sezer, hiçbir parti çoğunlukta olmadığı için 2000 yılında uzlaşma ile Cumhurbaşkanı seçilir. Daha doğrusu Ecevitlerin varisi Hüsamettin Özkan seçer onu, hem de yıllar sonra bu yaptığından pişman olarak. Başkanlığı boyunca yapılan anketlerde en antipatik lider olarak görüldü kendisi. Sezerin en iyi yaptığı iş, başbakana Anayasa kitapçığı fırlatarak hukuk dersi vermesi olarak geçti tutanaklara. Tabii ardı sıra gelen kriz ve yoksulluk dönemi de eklenerek… Ve onun da hikayesi bitiyor, görev süresi bu ay doluyor…
Çankayanın sihri
Peki onca gürültünün hedefindeki Çankaya neden bu kadar önemli? Sistemin üç erkinden yürütme gücü Cumhurbaşkanının kontrolünde. Yasaların, önemli kararnamelerin hayata geçmesinde ya da en kritik atamalarda Köşk ün inisiyatifi devreye giriyor. Bu denli kritik bir misyon taşıyan, Cumhurbaşkanlığı seçimi elbette kaderine terk edilemez,(!) şansa bırakılamaz…
Ama eğer kara kaplı kitabın söylediği esas alınırsa, bu Parlamento nun üçte ikisinin oyu yetecek Cumhurbaşkanını belirlemeye, çok küçük bir matematiksel işlemle rahatlıkla denebilir ki; T.Cnin 11. “Başkomutan”ı AKP´nin desteklediği aday olacak. İşte tehlike çanları da bu yüzden çalıyor. Birilerinin eteklerinin tutuşturmaya bunun hayali bile yetiyor. Sözde laiklerin son kale olarak gördükleri Köşk ü başörtüsünün istila etmesi fikri çıldırtıyor statükoyu. “Devletin başına türban(!) geçirilecek, bu ülkede başı açık gezilemeyecek” türünden akıl almaz korkular üretiliyor, ama biz yapacağımızı biliriz tavrıyla.
Muhalefet tek partinin Cumhurbaşkanı seçmesine karşı. Deniz Baykal, “Kanla kazanılmış cumhuriyet seçimle devredilemez” diyerek darbe heveslilerine davetiye çıkarıyor. İki de bir de sine-i milletten bahsediyor, ama ne hikmetse “Sine-i millete dönün o zaman” tekliflerini de kulak ardı etmekten geri durmuyor.
Muhalefetin diğer ufak partileri ise daha çok saldırı kültüründen besleniyor; MHP Lideri Bahçeli siyasal ahlakı zorlamak suretiyle iktidar partisini açıkça tehdit ediyor; “Bu liyakatsizliğine rağmen elindeki sayısal gücü kullanarak bu makama yükselmeye çalışırsa, oradan indirmenin yolu vatana ihanetten Yüce Divana yollamak olacaktır.” diyebiliyor.
Sermaye çevreleri ise altını çizerek bir tek şeye vurgu yapıyor “Toplumsal uzlaşı şart!” Ömer Sabancı, “Nasıl bir Cumhurbaşkanlığı modeli?” sorusu üzerine, şunları kaydediyor “Bizim söylemek istediğimiz şu; Türkiyede artık uzlaşma kültürünü yerleştirmemiz gerekiyor.” Bahsi geçen “uzlaşı”nın tarifi ise yapılmıyor, ama şu gerçek uzlaşı hakkında belki bir fikir verebilir; Patronlar kulübünü oluşturan beyaz sermaye, AKP iktidarı döneminde rüyalarında bile göremeyecekleri ölçüde kâr ederek adeta semirdi.
Örneğin, medya patronu Aydın Doğanın şirketleri AKP iktidarı döneminde 10a katlandı, taze medya patronu Turgay Ciner de şirketlerini 6ya katladı. Sermaye sınıfının duayeni Koç Holding, 2006 yılının Ocak-Eylül döneminde esas faaliyet gelirini yüzde 111, esas faaliyet kârını yüzde 165 oranında arttırdı. Şimdilerde kimileri gerilimi tırmandırmak adına naylon paranoyalar üretmekten geri kalmıyor; bu ülkenin (ironiktir, hem de adı cumhuriyet olan) en köklü gazetesi sürekli bir kampanya yürütüyor. Logonun altına (usanmadan her gün) yerleştirdiği “Tehlikenin farkında mısınız?” ilanını siyah bant çekerek yayınlayıp demokrasi ve çok seslilik adına en büyük tehlikeyi kendisi oluşturduğunun farkında değil. Halkı tahrike sürükleyen bu duyuruya en sert cevap Mümtazer Türköneden geliyor. “Şizofrenik bir dünyaya, bu dünyada imal edilen paranoyalara esir olup, kafamızı kuma gömdüğümüz zaman elimizin altından kayıp giden çağın ve bu çağın icaplarına uzak yaşamanın bize vereceği zararların farkında mısınız? Laikliğin tehlikede olduğunu söyleyenler, Bu korkudan bir iktidar çıkartmaya yelteniyorlar. Hukukun olmadığı yerde, demokrasinin mevcut olmadığı yerde laikliği yaşatamazsınız.”
Seçim arefesinde ülkenin bu sükut halini hayra yormayanlar ise nisan a kadar suların daha çok ısınacağını söylüyor. Gaibten gelen bu haberin sahibi Yavuz Donat, 9. Cumhurbaşkanı “Sistem Ombudsmanı” Demirel ile kurduğu yakın ilişkiyle dikkat çekiyor; bu anlamda söyledikleri hayli önemli. Donat önümüzdeki günlerde iki önemli cinayetin gerçekleştirilebileceğine işaret ediyor. Böylelikle Cumhurbaşkanı seçiminin provake edileceğine de. Ülkede oluşturulacak kriz ortamı için neredeyse bir beklenti olduğunu söylemek mümkün…
Erdoğan frak giyerse…
Bir tarafta kaos mühendisleri oturmuş ince hesaplar yaparken kurgunun hedefindeki AKP iktidar savaşları ile çalkalanıyor. Parti dışında hemen herkesin aday tahminleri Başbakan Erdoğan üzerinde yoğunlaşırken, hükümet cephesinde aynaya bakan kendini Köşke yakıştırıyor. Bugüne dek sivrilen bir kaç isim Abdullatif Şener, Bülent Arınç, Mehmet Aydın…
Arınç, -TBMM Başkanı olduğu için belki- Başbakandan sonra en çok kendini hayal ediyor Çankayada. Hatta bu görev için biçilmiş kaftan tavrı ile yapıyor gönlünde yatan Cumhurbaşkanına dair tariflerini. Duygusal mizacı ile her ne kadar muhalefeti, krizseverleri rahatsız edecek bir sima olsa da, yapılan anketlerde ve halk nezdinde epey puan topluyor. Statüko ise, Köşkün AKP dışında alternatifi olmadığı düşünüldüğünde kötünün iyisi düz mantığı ile hemen hemen aynı isme odaklanıyor; Abdullatif Şener… Muhalefetin baskın sesi Baykal “Şener olursa düşünürüz” diyebiliyor. Partinin Mülkiyeli Akademisyeni, ihtirası ve asiliği ile camianın yaramaz çocuğu imajını daima taze tutuyor bu da onu albenili kılıyor. Mehmet Aydın, O bir ilahiyat profesörü. Çekici olan yönü bu değil tabii, Aydın türbansız(!) eşi ile “gerçek bir aydın” kulvarında bulunmaz bir model çiziyor.
Bu “Modern din adamı” tarzı sayesinde, AKPnin bozuk sicilinin düzeleceği toplumsal gerilimin pasifize edileceği görüşü kulislere hakim. Sokağın nabzını tutan kamuoyu anketlerine şöyle bir göz atmak gerekirse; Geçtiğimiz kasım ayında, Devlet Bakanı Beşir Atalayın yönettiği ANAR şirketinin bir anketi yayınlandı. Buna göre, “Erdoğan Cumhurbaşkanı olsun mu?” sorusuna katılımcıların yüzde 39.6sı açıkça “hayır” diye karşılık verdi, yüzde 13.4ü “Başbakan olarak kalsın”, yüzde 9.7si “Gerilim olur” diye yanıtladı. Sonuçta, katılımcıların yüzde 63ü şu veya bu gerekçeyle Erdoğanın cumhurbaşkanlığına karşı çıkarken, “evet” diyenlerin oranı yüzde 29.7de kaldı. Diyelim ki; Başbakan Erdoğan bu ateş çemberini maharetle geçti ve Köşkün anahtarını aldı. Sadece bir an hayal edelim; Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Erdoğanın yapamadığı hangi icraatı yapacak… Cumhurbaşkanlığının törensel bir makam olduğu (bu çerçevede daha pasif olduğu da) düşünülürse, Meclisin üçte ikisine söz geçiren ama muktedir olamayan bir lider o koltukta ne yapar dersiniz? Toplumsal mutabakattan, kurumsal mutabakata nasıl geçildiğini mi gösterecek! Başörtüsü ile Çankayada kamusal alanın ozon tabakasını delen Emine Hanımdan sonra insafa gelen YÖK, okul önlerinde bekleşen, perukla perişan genç kızların çilesine son mu verecek, yoksa ilk ÖSSde katsayı karantinası kaldırılıp ülkenin bütün gençlerine -ayırdedilmeksizin- hayalleri tekrar iade mi edilecek? Ya da IMFye olan milyonlarca dolarlık borç bir anda toz duman mı olacak, mesela görülmemiş hızla cari açık kapanacak, esnaf bayram edecek! Belki de Avrupa Birliği bir gecede dağılır ve yeni dünyanın kaderini belirleyecek “Büyük Türkiye Cumhuriyeti” çatısı altında kurulacak topluluğa katılmak için müzakerelere başlar Bizansın torunları… Zihinleri yoran soru; Erdoğan Cumhurbaşkanı olduğunda bir derece terfi etmekten başka memlekete hangi görülmemiş hizmeti sunacak?
Add comment 25 Nisan 2007
Vakit ki… Aklımız çelinmiş sabahtan
Vakit ki… Aklımız çelinmiş sabahtan
Bülent Parlak / banazili@anadolugenclik.com.tr
Boğazımızda heceler seni anınca yüzümüzde mayhoş bir utangaçlık. Şarlayarak üstümüze devrilen zamanın ve genzimizi yakan başıboşluğun ortasında serin bir kızıllık arıyoruz. Buruşmuş yılgın senelerin ve rahlede fotoroman okuyan aklımızın ortasında dolaşıp duruyoruz. Sanıyoruz ki iskeletimiz kana karışacak, sanıyoruz ki haylazlığımız saçları kırlaşmış dünyaya meydan okuyacak… İçi kurtlanmış yaralarımız çatlayan tohum gibi toprağa yüzünü çevirmiş.
Her sabah kalkıp öpüşmeye heveslendiğimiz dünyanın bağırtıları boğuyor bizi. Tutuşmuş, kaçıyoruz saklanarak kendimizden. Hasat mevsiminde ekine şehirliler gibi davranıyoruz. Şımarık, kendini bilmez, ukala. Eğilip kalkarken ne tuhaf; dağlarla boy ölçüşüyoruz. Sancılarımız biz bilmeden bizi terk etmiyor. Ayartmaya çalıştığımız hısımlarımızın kabuklarını yoluyoruz gözlerimizi kapayıp. Hepimiz çalgıcıyız; hem çalıp hem oynayan.
Vakit galiba senin söylerken gizlerinden iki damla yaş akıtan vakit. Hani hinliğin, şeytana pabuç bırakmayanların, kambur çocukları gökdelenlerin en üst katından itenlerin vakti. Her yer sis bulutu, kim açsa gözlerini içi irin doluyor. Sarsak şamatasıyla mahşeri andıran dünyanın marşları artık seni anmıyor. Ve hiçbir şef senden bahseden besteleri çalmıyor. İçimizden hiç kimse baharda toprağı yaran çiğdemin senin kokunu hatırlattığını söylemiyor. Boğuk kum fırtınasının yanında hırpalanıyoruz cüretkâr kahkahalarımızla. Hepimiz dünyaya koşmakla meşgulüz. Yeryüzünde tek kimse ne seni, ne dediklerini yamamıyor kulaklarımıza.
Oysa sen konuşunca gecenin üstü örtülür; bütün maceralar suskun bir çocuğa dönerdi. Ağzından çıkan tek harf ziyan olmasın diye dünyanın etrafında çember olurdu seni dinleyen kim varsa. Durulanmış kelimelerin aşktan çatlayan yüreklere dokunan sevgili gibi tesir ederdi pörsümüş çölün ortasında. Kim derdini anlatmaya kalksa bizim kulaklarımız zonkluyor. Yüzümüzde tuhaf bir sıkıntı! Derdimizi anlatacak birilerini bulmak zor artık. Kimsenin derdini işitmek istemiyoruz. Dert bizdeyse en büyük dert bizim derdimiz oluyor, yara bizdeyse en derin yara kendi yaramız sanıyoruz. Öyle garibiz ki yetimden daha yetim duruyor boynumuz. Bir masum bize dokunmak isteyince.
Ey peygamberlerin sultanı!
Parmaklarından sen sular akıtırdın, biz akan suları kana buluyoruz. Kim sana adım atsa sen onlara koşardın. Koşardın da yanından ayırmazdın. Telaş içinde, bitecek diye korktuğumuz nefesimiz biraz daha cilalı çıksın diye neyimiz varsa büyük şeytanlara peşkeş çıkar olduk. Elimizle kutsal Mushafı gösterip Tevratça yaşıyoruz. Sen hep “Kardeşsiniz” derdin. Biz kardeşlerimizi ancak derilerini yamyamlar gibi yüzerken hatırlıyoruz. Nerede cephanelikler havaya uçsa uçuran kardeşlerimiz, uçuşanlar da. Birkaç kuruş için, biteceğine bir türlü aklımızın ermediği dünya için, siyah yağ için… Kantarımızın topuzu iyice kaçtı. Bizim ocağımıza senin onurun lazım.
Varken kayıbız. Çünkü var olduğumuzu sandığımız devrin dipnotunu tutarken sadece kendimizi yazıyoruz sinsi sinsi. Sen ümmiyken mucizeler yazmıştın. Biz kravatlı şehir eşkıyalarına dönüşmüşüz. Elimizde tuttuğumuz kalem ancak bir kent züppesinin öyküsünü yazıyor.
İçimiz silik, içimiz huysuz, bunca şeye rağmen utanmaz içimiz. Nereye gideceğini bilmeden ve gitmek için hiçbir eşiği aşamamışken her yeri ve her şeyi sahipleniyoruz. Acıyı omuzlayan sırt yok bizde. Senin nezaketinden yola gelen Ömerin, komitacıların, heykel tacirlerinin ve kendini günaha adamış insanların nasiplerinden bir katre nasıl da dinginleştirirdi içimizi. Sözlerimize otağ kurmuş taşralı vaatlerimizin altında eziliyoruz.
Hepimiz sadece yalnızız. Ev içlerinde kumanda hükümdarlığı için her akşam “kimin eli en çabuk oyununu” oynuyoruz. Kanımıza karışmış bu bencillik zehrinin yüzümüze her gece kezzap attığının farkında değiliz. “Belki” diyoruz başka bir kasabaya koyup gidince tomurcuklanır inançlarımız. Her kasaba hıncını alıyor bizden, gözümüze kestirmişsek ona mahal bırakmıyoruz zaten. Hınçlarımız hatalarla bezeli. Kapımızın eşiğinden adım atar atmaz selam cimriliğimiz tutuyor komşularımıza. Hani sen “Komşusu açken…..” demiştin. Şimdi biz komşularımızla gözükmeme yarışına girişiyoruz. İlişmemesi için gözlerimiz birbirine.
Sahi biz neyiz? Marangoz atölyesinden çıkmış sandalye iskeleti gibi birbirimize benziyoruz. Aynı hizada çetele tutulmuş baş ağrısı olmaktan öteye gidemiyoruz. Gelin konvoylarında camdan sarkan delikanlı gibi ahmak çalımlarımızla yürüyüp gidiyoruz. Yani mahsustan yaşıyoruz. Yani güçlü görünce iliklediğimiz pahalı ceketimizde yaşıyoruz. Yani ıssız duygularımıza yerleştirdiğimiz işgalci karakol zabitleriyle kol kola yaşıyoruz. Yani bir çocuk gibi yaşamıyoruz. Yani elleri duaya çevrilen bir anne gibi yaşamıyoruz. Bir peygamberin sözleriyle yaşamıyoruz. Onun elleriyle, onun gözleriyle, kokusuyla, merhametiyle, sevgisiyle, kitabıyla yaşamıyoruz.
İçimizde ancak bir yer umudu! İsterken o yeri hepimiz eşrefi mahlûkat…
Geri / Yukarı
Add comment 25 Nisan 2007
Hz. Peygamberi hayata taşımak
Hz. Peygamberi hayata taşımak
Şükrü Hüseyinoğlu / sukruhuseyinoglu@anadolugenclik.com.tr
Bir değerin hayatın dışında ve işlevsiz bırakılması, sadece o değere düşmanlık edenlerin yapıp ettiklerinin sonucu olarak ortaya çıkan bir durum değildir. Bunun yanında dostları da bir değerin hayatın dışında kalıp işlevsiz kılınmasında rol oynayabilmektedir. insanlık tarihi bu garip durumun örnekleriyle dolu ne yazık ki. Özellikle de insanlık tarihinin etrafında şekillendiği Peygamberler tarihi buna çokça şahidlik etmiştir. Hemen bütün Peygamberler bir taraftan dünyaperest düşmanlarının taarruzlarıyla başa çıkmaya çalışırken, diğer yandan da kendilerine canı gönülden inanmakla birlikte, getirdikleri mesajı doğru kavramayıp yanlış bir kudsiyet anlayışı geliştiren bir kısım taraftarlarının “kutsa ve rafa kaldır” şeklinde özetlenebilecek tutumlarına maruz kalmışlardır.
Peygamberler sıradan bir beşer değildir
Peygamberleri yeryüzünde “iz” bırakan beşer olmaktan çıkarıp, örnek alınması imkansız melekuti varlıklara dönüştüren söz konusu yanlış kudsiyet anlayışlarının yanı sıra, yine kendilerine canı gönülden inanmakla birlikte onların kadr´ü kıymetini gereğince takdir edemeyen, bu hidayet önderlerine sıradan bir beşer muamelesi yapıp Peygamberleri adeta bir “postacı” konumunda algılayan dostları da onların ve getirdikleri mesajların yanlış anlaşılmasına ve işlevsiz kılınmasına yol açmıştır ne yazık ki.
Bu iki tutum birbirine tamamıyla zıt olmakla birlikte, Peygamberlerin ve onlar aracılığıyla insanlığa sunulan Rabbani mesajın hayattan uzaklaştırılıp işlevsiz kılınması noktasında aynı işlevi görmektedirler. Her iki tutum da Peygamberleri ve getirdikleri Rabbani mesajı özne olmaktan çıkarıp, nesne haline getirmekte, hayata müdahil olmaktan uzaklaştırmaktadır sonuçta. Bu iki yanlış tutumdan ilki Yahudilerle, ikincisi ise Hıristiyanlarla özdeşleşmiştir tarihte.
Peygamberleri küçümseme, onlara itaat konusunda ayak direme ve işi yokuşa sürme, onlarla pazarlık yapma, onlara hakarette bulunma ve hatta Hz. Zekeriyya ve Hz. Yahya örneğinde olduğu gibi onları katletme gibi tutumlarıyla Yahudiler, Peygamberlerin kadr ü kıymetini bilmemenin temsilciliğini yaparken; diğer yanda Hıristiyanlar ise Hz. İsaya olan sevgilerinde o kadar aşırıya kaçmışlardır ki, Onu insan olmaktan çıkarıp “Allahın oğlu” ilan etmişler, bu tutumlarıyla da Hz. İsayı izinden yürünecek örnek bir insan olmaktan çıkarıp “kutsa ve rafa kaldır” tutumuyla menkıbelere mahkum etmişlerdir.
Peygamberler örnek insanlardır
Oysa yüce Rabbimiz, tüm Peygamberleri, örnek olsunlar ve kendilerine tabi olanlarla birlikte hayatı inşa etsinler diye insanlar arasından göndermiştir. Nitekim Rabbimiz Kuran-ı Keriminde, Peygamberlerin davetine muhatap olan toplumların onların beşer oluşlarına yönelik itirazlarına değinmekte ve Peygamberleri insanlar arasından seçmesi hakkında şöyle buyurmaktadır:
“De ki: “Eğer yeryüzünde, (insanlar yerine), yerleşip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten bir melek peygamber indirirdik.” (İsra 17/95)
“Dediler ki: Bu elçiye ne oluyor ki, yemek yemekte ve pazarlarda dolaşmaktadır? Ona, kendisiyle birlikte uyarıcı olacak bir melek indirilmesi gerekmez miydi?” (Furkan 7)
Şayet Peygamberler melekler arasından seçilip insanlara gönderilseydi, hem “Peygamber gibi yaşamak lazım” denildiğinde “Biz kimiz ki Peygamber gibi yaşayalım, biz onun tırnağı bile olamayız” diyerek Peygamber ve mesajını işlevsiz bırakan yanlış kudsiyet anlayış sahipleri, hem de “Peygamber Kitabı getirmekle görevini tamamlamıştır” diyerek Peygamberi devre dışı bırakan, Onun kadrü kıymetini takdir edemeyen yanlış anlayış sahipleri haklı olacaklardı. Çünkü melek bir peygamber, gerçekten de bizler için izinden yürünecek bir örnek teşkil edemeyecek, sadece Kitabı getirmekle yetinecekti.
Rabbimiz Ahzab Suresi 21. ayet-i kerimede Hz. Peygamberi bizler için “usvetun hasene”, yani izi takip edilecek “en güzel örnek” olarak takdim etmektedir. Evet, O, bizim için yolu takip edilecek, izinden yürünecek örnek şahsiyet ve tabi olunması gereken biricik önderdir. O, hayatın içinde yaşamış, insanlarla birlikte gülmüş, insanlarla birlikte ağlamış, zulme ve haksızlığa karşı kılıcıyla mücadele etmiş, evlenip yuva kurmuş, eşleriyle mutlu günleri olduğu gibi sıkıntılı günleri de olmuş, gün gelmiş bir avuç hurmayla karnını doyurmuş, acıda, sevinçte hep ümmetiyle birlikte olmuştur.
Hz. Peygamber örnek ve önderdir
Hz. Peygamber, ne bugün kendisini öveceğim diye adeta insan üstü bir varlık gibi anlatan, Onun örnek hayatı yerine uçtulu-katçılı menkıbeleri topluma siyer diye aktaran bazılarının kafasındaki gibi bir “masal kahramanı”dır, ne de tek işlevi Kuranı insanlara bırakıp gitmek olan ve vefatıyla işlevi tamamlanmış bulunan bir “postacı”dır. O, kıyamete kadar sürecek bir Nebevi örneklik ve önderliğin temsilcisidir.
Hz. Peygamber, geçmiş ümmetlerin Peygamberlerini övmek adına nasıl işlevsiz bıraktığını iyi bildiğinden bizleri şu şekilde uyarmıştı:
“Hakkımda, Hıristiyanların Meryemoğlu İsaya yaptıkları gibi aşırı övgülerde bulunmayın. Şurası muhakkak ki ben bir kulum. Benim için Allahın kulu ve elçisi deyin.” (Buhari, Enbiya 44)
Kuran-ı Kerimde Hz. Peygamberin bir beşer oluşu ve kendi akıbeti hakkında bile bilgi sahibi olmadığı şu şekilde haber verilmektedir:
“De ki: Ben elçilerden bir türedi değilim, bana ve size ne yapılacağını da bilemiyorum. Ben, yalnızca bana vahy edilmekte olana uyuyorum. Ve ben, apaçık bir uyarıcıdan başkası değilim.” (Ahkaf 46/9)
“De ki: Allahın dilemesi dışında kendim için yarardan ve zarardan (hiçbir şeye) malik değilim. Eğer gaybı bilebilseydim muhakkak hayırdan yaptıklarımı arttırırdım ve bana bir kötülük dokunmazdı. Ben, iman eden bir topluluk için, bir uyarıcı ve bir müjde vericiden başkası değilim.” (Araf 7/188)
Kur´an Ahlakı
Hz. Aişeye, Hz. Peygamberin ahlakı sorulduğunda bu soruyu şöyle yanıtlamıştı: “Siz Kuran okumuyor musunuz? Onun ahlakı Kurandı” (Müslim, Müsafirin, 139)
Evet, Hz. Peygamber, validemiz Hz. Aişenin bu ölümsüz tesbitinde belirttiği gibi, Kuranı ahlak edinmiş yürüyen bir Kurandı. O, Kuranı hafıza ve sayfalardan alıp hayata nakşeden, hayatın her anına Kuran mesajının damgasını vuran ve Kuranı hayatla buluşturan yaşamıyla, “Kuran yürürse ne olur?” sorusunun cevabıdır. O, hayatıyla bu soruyu çok güzel bir şekilde cevaplandırmıştır.
Rabbimiz, Hz. Peygambere tabi olmayı kendisini sevmenin ön şartı kılmıştır:
“De ki: Eğer Allahı seviyorsanız, bana tabi olunuz ki Allah da sizi sevsin.” (Al-i İmran 3/31)
Ayette açıkça ifade edildiği gibi, Hz. Peygambere tabi olmak, Kuranın ete kemiğe bürünmüş hali olan Onun sünnet-i seniyyesini doğru bir şekilde izlemek, alemlerin Rabbi yüce Allahı sevmenin olmazsa olmaz şartı ve pratik ifadesidir. Bir kimse, yüce Allaha olan sevgisini test etmek istiyorsa, Hz. Peygamberin izinde bir hayat yaşayıp yaşamadığına bakmalıdır.
Hz. Peygamber, yeryüzüne indirilen son İlahi mesaj hükmündeki Kuran-ı Kerimi insanlığa duyurmuş ve bu hidayet rehberini en iyi şekilde hayatına aktararak Müslümanlar için kıyamete kadar sürecek bir örneklik ve önderlik bırakmıştır. O, karşısına çıkarılan türlü engellere ve maruz kaldığı dayanılmaz baskılara karşılık dosdoğru olmaktan ödün vermemiş, yüklendiği ağır yükü sabır ve metanetle taşıyıp, bizlerin yolunu aydınlatmıştır. Böylece O, Rabbimizin “Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin” (Kalem 68/4) şeklinde nitelendirdiği örnek bir şahsiyete ve hayata sahip olmuştur. Bize düşen, Hz. Peygamberin getirdiği mesajı ve hayatını doğru olarak anlamak ve bugüne taşımaktır.
Kurandan açıkça anlıyoruz ki, Peygamberlerin misyonu yalnızca insanlara yüce Allahın emirlerini bildirmekle sınırlı değildir. Onların asıl misyonu, yaşantılarıyla insanlara örnek, önder ve model olmalarıdır. Peygamberler hem davetleriyle hem de örnek yaşantılarıyla insanların önünde birer meşale olarak parlamakta, Allaha kul olmanın nasılını onlara pratik olarak vaz etmektedirler. Nitekim Hz. Peygamberin “Yürüyen Kuran” olarak nitelendirilmesi bu gerçeğin güzel bir ifadesidir.
Peygamberler her konuda insanlara örneklik teşkil ederler. Mesela Hz. Peygamberin hayatı incelendiğinde görülür ki, O, örnek kişi, örnek aile reisi, örnek davetçi, örnek arkadaş, örnek yönetici, örnek imam olmuş, tüm yönleriyle ümmetine örneklik teşkil etmiştir. Bizler de örnek insanlar olabilmemiz için Hz. Peygambere itaat etmekle, Onun yolunu takip etmekle emrolunduk:
“De ki: Allaha itaat edin, Resûle itaat edin. Eğer yine yüz çevirirseniz, artık Onun (Peygamberin) sorumluluğu kendisine yüklenen, sizin sorumluluğunuz da size yüklenendir. Eğer Ona itaat ederseniz, hidayet bulmuş olursunuz. Elçiye düşen, apaçık bir tebliğden başkası değildir.” (Nur 24/54)
Peygambere itaat, Onun izini takip etmek, Onun kulluğunu, mücadelesini, şefkatini, azmini… örnek edinmek demektir. Onun mesajını savunmak, davasına omuz vermek, cihadına iştirak etmek demektir.
Kutsa ve rafa kaldır
Hz. Peygamberin doğum yıldönümü vesilesiyle düzenlenen bazı programlarda, ne yazık ki Onun örnek hayatı, zulme ve sömürüye karşı mücadelesi, tevhid ve adaleti hakim kılma cihadı söz konusu edilmek yerine, “kutsa ve rafa kaldır” tutumu kendini göstermekte, hayatla irtibatı olmayan insan üstü bir kişilik tablosu çizilmektedir. Hz. Peygamber, insanların örnek edinip izinden gidebileceği bir önder olarak değil de, bir masal kahramanı, bir efsane olarak vasfedilmektedir. Böyle olunca da Onun emin oluşu, örnek insan, örnek aile reisi, örnek imam, örnek komutan, örnek devlet başkanı oluşu gündemden kalkmakta, bunun yerine bir yığın uydurma menkıbe, Peygamber hayatı diye anlatılmaktadır. Böylece, “kutsa ve rafa kaldır” cehaleti, toplumların Hz. Peygamberi doğru anlamasının ve Onun izini takip etmesinin önünde güçlü bir engel olarak yükselmektedir. Kuran-ı Kerim de zaten bu şekilde hayattan uzaklaştırılmamış mıydı? Yüce Allah, Kuranı “kolaylaştırılmış apaçık kitap” olarak tanıtırken (Bkz. 36/69-70; 54/17, 22, 32, 40; 5/15; 22/16; 26/2; 15/1; 27/1-2; 2/118), kutsamak ve yüceltmek adına, Kuran, kolay anlaşılmaz bir kitap olarak algılanıp anlatılmış, hürmet adı altında onu okumak yüce Allahın öngörmediği şartlara bağlanarak zamanla hayat alanlarından uzaklaştırılmış ve yüksek raflara mahkum edilmiştir.
Kuran Hz. Peygamberin kıyamete kadar sürecek örnek ve önderliğine halel getiren bu tür yaklaşımları birçok ayetiyle mahkum etmiştir. Kuranın anlattığı haliyle Hz. Peygamber, Peygamberlerin sonuncusu olarak, insanlar için kıyamete kadar sürecek Kurani örnekliği ve önderliği temsil etmektedir. Rabbimiz bu hususu şu şekilde beyan etmiştir: “Öyle ki size, kendinizden, size ayetlerimizi okuyacak, sizi arındıracak, size Kitap ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek bir elçi gönderdik” (Bakara 2/151)
“O, ümmîler içinde, kendilerinden olan ve onlara ayetlerini okuyan, onları arındırıp-temizleyen ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderendir. Oysa onlar, bundan önce gerçekten açıkça bir sapıklık içindeydiler.” (Cuma 62/2)
Hz. Peygamberi (s.a.v) sevmek, Onun örnek hayatını bugüne taşımayı gerektirir. Yoksa kuru kuruya bir sevgi ya da övgüye Onun hiç mi hiç ihtiyacı yoktur. Zira, O, bizzat alemlerin Rabbi yüce Allahın sevgi ve övgüsüne mahzar olmuştur.
Bu itibarla Hz. Peygamberi anmaya yönelik programlarda, Onu sevmenin pratik şartları üzerinde durulmalı ve Onun kutlu sünnet-i seniyyesini, Asr-ı Saadet ikliminin güzelliklerine susamış bugünün dünyasına doğru şekilde tanıtmaya yönelik çalışmalar ön plana çıkarılmalıdır. Hz. Peygamberin kutlu mirasını tüketen değil, her daim yeniden üreten bir ümmet olduğumuzda, inşaallah yeryüzüne bir kere daha bizler varis olacağız.
Add comment 25 Nisan 2007

