Ermenilerin mallarına ne oldu?

25 Nisan 2007

Ermenilerin mallarına ne oldu?
İbrahim Halil Er / ibrahimhaliler@anadolugenclik.com.tr

Genelde Ermenilerle ilgili tartışmalarda olay, “Türkler Ermenileri öldürdü mü? Öldürmedi mi?” etrafında dönmektedir. Kanaatimizce bu tavır, dikkatleri doğudan sürülen Ermenilerin malları üzerinden çekmek amacını gütmektedir. Günümüzde, Ermeni sorunu her gündeme geldiğinde olayın sadece belli zeminlere hapsedilmesi, aslında mevcut sistemin de giden Ermenilerin mallarının gündeme gelmesini istemediğini göstermektedir.
İsterseniz sorularla başlayalım: 1915 Tehcir Yasasıyla doğudan, Suriye, Adana ve İstanbula sürülen Ermenilerin bıraktığı mal varlıklarına ne oldu? Ermeniler, geri gelip mallarını almadıklarına göre bu mallar, kimlerin eline geçti? Osmanlı Devleti, giden Ermenilerin malları konusuna nasıl bir çözüm buldu? Cumhuriyet döneminde bu konu gündeme geldi mi?
Doğudan, Ermenilerin sürülmesi olayını bazı tarihçiler tamamen ekonomik nedenlere bağlar. Onlara göre, doğuda ekonomik açıdan iyice güçlenen ve bölgenin ekonomik, ticari ve sanayi hayatını elinde tutan Ermenilerin sahip oldukları bu gücün ele geçirilmesidir. Ermeniler, doğuda sanat ve ekonomi hayatının önemli bir noktasını ele geçirdikleri gibi, bir çok köye de sahiptiler. Bu köyler sayesinde, çok geniş araziler de onların elindeydi. Üstelik, Avrupalı hamilerinden elde ettikleri destek sayesinde okumuş, kültürlü bir kesimi oluşturuyorlardı. Türk ve Kürtlere göre daha aydın ve tabii ki daha zengindiler.
Aslında değindiğimiz bu konu Türkiyede önemli bir tabudur. Bu konuyu konuşmak neredeyse ihanetle eşdeğerdir. Fakat bizler müslümanız. Kul hakkının en önemli hak olduğunu bilen insanlarız. Bu kul hakkı kafirin bile olsa ödenmesi gerekir. Bunun hesabını Allah, millet olarak bize sorar. Eğer, masum gayrı müslimlerin malları zorbalıkla alınmış ve içimizdeki güçlülere peşkeş çekilmişse onların günahlarının cezasını neden biz çekelim? Neden bedelini biz ödeyelim? Günümüzde tüm uluslararası görüşmelerde soykırımın kabul edilmesi için yapılan baskıların ardından, hemen Ermeni mallarının tazmini gündeme gelmektedir. Neden bu malları 80 yıl boyunca kullanan ve bu sayede doğuda ağa, batıda sanayici, iş adamı olan insanlar değil de gariban halkım ödesin? Olayı bir de bu doğrultuda tartışmamız gerekmektedir.
Tarihle yüzleşmek
Tarihi artık tersten okumanın zamanı geldi. Hatalarımızla, günahlarımızla yüzleşmek, barışmak ve birlikte yaşamamızın zamanı geldi.
Osmanlı gibi bir Devlet-i Aliye yapılacak en büyük iftira onun soykırım uyguladığıdır. Osmanlının sicili bu açıdan temizdir. Eğer onun soykırım gibi bir karakteri olsaydı bugün Balkanlar´da bir Yunanlı, Sırp ve Bulgar kalmamış olurdu. 400 yıl boyunca onları yönettiği halde bölgeyi terk ettiğinde herkes asli kimliğine dönebildi. Bu konuda asıl sicili karanlık olanlar bu soylu devlete iftira atmaktadırlar. Fakat yine Birinci Cihan Harbi sırasında uygulamadan kaynaklanan yanlışlıklar oldu. Bu yanlışlıkları görmek, çözmek ve tamir etmek de biz torunlarına düşmektedir. En büyük yanlışlık kanımca kışın ortasında bir milleti kadın, çoluk ve çocuk demeden yerinden etmektir. Haklı gerekçeleri bile olsa, masumların ölümünü düşünerek daha farklı metotlar ve zamanlamalar uygulanabilirdi. Fakat 1915 Tehcir olayı diasporadaki Ermenilerin iddia ettikleri gibi bir soykırım değildir. Osmanlı, yine kendi vatandaşları olan Ermenileri, o sırada kendi toprakları olan Suriyeye göndermişti. Ermenilerin bölgede kalması, belki de bölge halkları ile daha büyük sorunlara yol açabilirdi.
Tehcir Kanunu
Talat Paşa başkanlığındaki İttihat ve Terakki Hükümeti Ermenileri bölgeden sürdü. “Tehcir Kanunu” olarak bilinen; ve Türk ordusu savaş alanında olduğu için cephe gerisinde oluşan isyan ve ayaklanmaları önleme gayesi güden “Savaş zamanında hükümet uygulamalarına karşı gelenler için asker tarafından uygulanacak önlemler hakkında geçici kanun” 27 Mayıs 1915 tarihinde kabul edilmiştir. Kanun, 1 Haziran 1915 günü, dönemin Resmi Gazetesi Takvim-i Vekayide yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. 10 Haziran 1915 tarihinde yayımlanan bir emir yazısı ile de, göçe tabi tutulan Ermenilerin malları koruma altına alınmıştır. Bir başkan ile, biri idari, diğeri de maliyeci olmak üzere iki üyeden oluşan “Terkedilmiş Mallar Komisyonu” kurulmuştur. Bu komisyonlar, boşaltılan köy ve kasabalardaki Ermenilere ait malları tespit edecek, ayrıntılı defterlerini tutacaktır. Defterlerden biri bölgesel kiliselerde korunacak, biri bölge yönetimine verilecek, biri de komisyonda kalacaktır. Bozulabilir eşya ile hayvanlar açık arttırma ile satılacak ve parası korunacaktır. Komisyon gönderilmeyen yerlerde, bildiri hükümlerini bölgelerdeki görevliler yerine getirecektir. Bu malların Ermeniler dönünceye kadar korunmasından hem komisyon, hem de bölge yöneticileri sorumlu olacaktır.
Bu konuda Osmanlının doğru veya yanlış bir uygulaması oldu. Kimi kaynaklar, Osmanlı Devleti´nin giden Ermenilerin mallarının envanterini tuttuğunu ve savaştan sonra iade etmek istediklerini söylemektedir. Fakat bu savaş, Osmanlıyı yıktığından, bu mallar hiçbir zaman asli sahiplerine iade edilmedi. Cumhuriyeti kuran kadrolar ise, Osmanlı mirasını toptan ret ederken, ilginç bir şekilde tehcir olayını sahiplendiler. Bunu Osmanlı Devleti´nin yaptığı bir suç olarak kabul etmediler. Çünkü Cumhuriyeti kuran kadrolar azınlıklardan arındırılmış milli bir devlet hayal ediyorlardı. Ardından Lozana dayanarak Rumlarla nüfus mübadelesi yapmaları, Anadoludaki diğer bir yerli unsuru silmiş oldu. Artık, azınlıklardan arındırılmış bir Anadolu devleti kurulabilirdi.
Ermeni malları şehit ailelerine mi verildi?
Aslında Ermeni mallarının tartışılmasını da Murat Bardakçı´nın yazdığı bir yazı başlatmıştı. Murat Bardakçı, Ermeniler tarafından şehit edilen kişilerin ailelerine Atatürk tarafından Ermeni mallarının verildiğinin belgelerini ortaya döktü. Böylece bir anlamda Ermeni malları gündeme geldiği gibi, geri kalan Ermeni mallarına ne oldu sorusu da tabiî ki zihinlere takılı kaldı.
Ermeniler, bir çok işletmelere, arazilere sahipti. Onlar bu ülkeyi terk ettiklerinde bu işletmeler ve konaklar onların yanında çalışanlara, köyleri de bölgedeki güçlü kişi/ailelere geçti. Geçmeyenler, siyasi kadrolaşma dönemlerinde birilerine verildi. Ya da kamulaştırılarak el konuldu. Bu konuda “Emvalı Metruke” diye bir kanun çıkartılarak belli bir sürede sahibi çıkmayan mallara el konuldu. Aslında gasp edilen ve peşkeş çekilen sadece Ermeni malları da değildi. Bir çok hayırlı hizmetlerin yürütüldüğü vakıf malları da yağmadan payını aldı.
Ermeni malları konusunun gündeme gelmemesi için Milli Güvenlik Kurulu (MGK), Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü´ne (TKGM) bir gizli yazı gönderdi. Osmanlı tapu kayıtlarının Türkçeleştirilerek bilgisayar ortamına aktarılmasına karşı çıktı (Hürriyet, 19.09.2006). MGK Seferberlik ve Savaş Hazırlıkları Planlama Daire Başkanı Tuğgeneral Tayyar Elmas imzalı ve 26 Ağustos 2005 tarihli yazının temel öğeleri şöyle: “Bu bilgiler etnik ve siyasi (asılsız soykırım vs.) istismara malzeme olabilir” demiştir.
Baskın Oran, 1915 Tehcirinde Ermeni malları yerel eşraf tarafından yağmalanıp “milli sermaye” yapıldıktan sonra, 1923 Mübadelesi sonucu Rum mallarının da paylaşıldığını Lozanın daha yapılır yapılmaz idari açıdan (md.14), 1927de de eğitim açısından (yasa no.1151) İmroz ve Bozcaadada fiilen yürürlükten kaldırıldığını ve ada Rumlarının göçe zorlandığını, 1942 yılındaki varlık vergisi kanunu ile Yahudi ve diğer etnik kökenlere baskılar yaparak bir anlamda ülkeyi terk etmeleri amaçlandığını söylüyor.
Malların Akibeti
Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa, 15 Haziran 1919 tarihinde Sadrazama yazdığı raporda Ermeni mallarının akıbeti hakkında bizlere bilgi vermektedir: “Beyazıtta baş göstermeye başlayan Ermeni sızıntısı, az bir zamanda Vandan Hopaya kadar bütün sınır üzerinde genişleyecek bir niteliktedir. Buna engel olmak resmi kuvvetlerimizin her türlü girişimlerine karşı koymasıyla mümkündür… Ancak, bu bölgeye bir de Ermeni göçmenlerin dönmesi sorununu da çözümlemek gereklidir. Osmanlı Ordusu, Erzurum ve bölgesini geri alırken, çekilen Ermeniler, Müslüman köylerini tüm yakıp yıkmışlar idi. Buralar geri alındıktan sonra yerlerine dönen Müslüman halkın çoğu, kendi köylerini yıkılmış görünce, zorunlu olarak boş ve yıkılmaktan kurtulmuş bulunan Ermeni köylerine yerleşmişlerdir. Bugün Ermeni göçmenleri geri dönecek olurlarsa, Müslümanlar tüm açıkta kalacaklardır. Bir de bu bölgeye Ermeni nüfusu eklenirse, bu durum şiddetlenecektir… İşte bu gibi zorunluluklar, Ermenilerin bu yıl için Osmanlı memleketlerine alınmamalarını, kesinlikle gerektirmektedir.” (Türkiyenin Düzeni, Doğan Avcıoğlu)
Ermenilerin, Tehcir sırasında bıraktıkları mallara olan ilgileri Kurtuluş Savaşı sırasında da sürdü. Milli Kurtuluş Tarihi (s.1170 cilt III) Doğan Avcıoğlunun bu kitabında Maraşta, Fransızlarla birlikte işgallere katılan Ermenilerin eski mallarını almak ve hatta fırsattan yararlanarak malları olmayanları da yağmalama girişiminde bulunduğunu şöyle anlatır: “Fransızlarla birlikte gelen Ermenilerin yağmalanmış olan mallarını geri alabilmek için faaliyete geçtikleri an, büyük gürültüler kopuyordu. Geri dönen Ermenilerin eski mal ve mülklerini tespit etmek için kurulmuş olan komisyonlara açılan davalar her geçen gün çığ gibi büyüyordu. Bunların yanı sıra Ermeniler, geri aldıkları malların faizlerini istemekle kalmıyor, Türklerin mallarını da kendi malları gibi gösterip komisyonlarda bu yönde kararlar çıkartmağa çalışıyorlardı. Bu keşmekeş içinde, Hasan İzzet Dinamonun verdiği örnek çok ilginç :
“Sürgünden dönen Ermeni yurttaşlar, eski mallarını herhangi bir Türk yurttaşında bulduklarında komisyona şu biçimde bir dava açarak başvuruyorlar: -Ben giderken Ahmet Ağa, yirmi altınlık ineğimi üç liraya aldı. Bundan üç yılda üç yavru yaptı. Günde beş kilo süt verse yılda bin kilo eder. Bundan en aşağı yüz kilo yağ çıkar. Yüz kilo peynir olur. Yavrularıyla birlikte beş yüz lira eder. Şimdiki parayla iki bin beş yüz liradır. Ahmet Ağa bu parayı bana vermelidir.” Ermenilerin bu mallarını geri almak için Fransızlarla birlikte Güneyde harekete geçmeleri Fransızlara karşı tepkiye neden olur. Çünkü Ermeniler sadece mallarını değil, bu arada Türklerin de ellerinde bulunan mallarına saldırmaya başlamışlardı. Bu durum, Maraş, Antep ve diğer güney kentlerde direnişin başlamasına neden olur.
Ermenilerin ülkeyi terk etmesi ile neler kaybettik
Aslında Ermeniler batıya değil İslam dünyasına ve Türklere daha yakındılar. Çünkü onlar aslında batılı değil doğuludurlar. Yani doğulu Hristiyanlardır. Onlar, her ne kadar Hristiyan olsalar da Katolik ve Ortodokslarca benimsenmemişlerdi. Çünkü onlar Hıristiyanlığın Gregoryen mezhebine mensuptular. Bu nedenle Anadoluya gelmeden önce Bizanstan baskı görüyorlardı. Türklerin Anadoluya gelmesi onların üzerindeki baskıları hafifletmişti.
Ermeniler, bilinenin aksine İslam dünyasında da çok önemli görevler aldılar. Türklerle Ermeniler, yüzyıllarca omuz omuza yaşadılar. Hatta bundan dolayı Osmanlılar Ermeniler için Tebayı Sadıka demişlerdi. Milliyetçilik fikrinden en son etkilenen azınlıklardan birisi de Ermeniler olmuştur. Avrupalılar, İslam dünyasını karıştırmak için Ermeniler üzerinde çok uğraştılar. Hatta, ilk Ermeni milliyetçiliği yapanlar da Osmanlı Ermenileri değil Rusyadan gelen Ermeniler olmuştur. Fakat ne olursa olsun bu iki ulusun arasını açtılar. Sonunda Birinci Dünya Savaşı sırasında o tatsız olay yaşandı. Ermenilerin bu ülkeyi terk etmesi, bizlerin imparatorluk çocukları olduğumuzu hatırlatan bir unsurumuzun da kaybolmasına neden oldu.
Ermenilerin gitmesi, elimizdeki yetişmiş insan unsurunun kaybolmasına da neden oldu. Ermeniler, ticareti iyi bilen okumuş kesimi oluşturuyordu. Ayrıca doktorlar, mühendisler, sanayicilere ve işletmecilerdi. Bu boşluğu doldurmamız yıllarımızı aldı. Eğer, birileri masum insanları korkutarak, zulümle mallarını gasp etmişse bunu vermelidir. Çünkü bu bizim için helal lokma değildir. Allah da (c.c) bunu affetmez. Bu haram lokmaların cezalarını tüm ulusça çekeriz. Bizim himayemizde olan gayrı müslimlerin malları, canları ve namusları bize emanettir. Önce imparatorluk ruhumuzu yitirdik. Böylece Ermeniler terk etti bizi. Şimdi de İslam ruhunu yitirmek üzereyiz. Bu da Kürtlerin bizi terk etmesine yol açmasın. Köklerimizi keşfetmeye, iki bin yıllık tarihsel derinliğimizi elde etmeye ve bizim ruhumuzu, mayamız, enerjimiz olan İslama sarılmaya başlayalım. Eğer bunları kaybedersek ortada Türk milleti diye de bir şey kalmayacak. Ortadaki sadece batıyı taklit etmeye çalışan kötü çizilmiş karikatür olacak.

Entry Filed under: dergiden. .

Leave a Comment

Required

Required, hidden

Some HTML allowed:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <pre> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Trackback this post  |  Subscribe to the comments via RSS Feed


Merhaba

paylaşımlarımızı buluşturmak için
    ustagd.gif

Son Yazılar

Popüler Yazılar

Son Yorumlar

ilke on ÇANAKKALE ZAFERİ YARIŞMASI SON…
ilke on ÇANAKKALE ZAFERİ YARIŞMASI SON…
esra on HATiM EKLE
ramazan yucel on 57. alay sancağımızı geri…
Fatma ÇAPRAZ on iLETiŞiM

c

Sayfalar

Arşiv

bağlantılar

 

Nisan 2007
M T W T F S S
« Mar   May »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30  

haberler

RSS son dakika

Meta

ziyaret sayısı

ANADOLU GENÇLİK DERNEĞİ

    agd-logok.jpg

ANADOLU GENÇLİK DERGİSİ

HATİM EKLE