Asr-ı Saadet Sempozyumu’nun yankıları sürüyor

25 Nisan 2007

Asr-ı Saadet Sempozyumu’nun yankıları sürüyor

AGD İstanbul Şubesi’nin gerçekleştirdiği 3’üncü Uluslararası Asr-ı Saadet Sempozyumu, Hz. Peygamberin (sav) hem insan hem de ilahi mesajın tebliğcisi olarak yaşayan insanlara model olduğunu ortaya koydu. Programa katılan konuşmacılar Hz. Peygamberin (sav) davet metotlarını, vasıflarını, yaşantısını ve örnek hayatını anlattılar. AGD İstanbul Şube Başkanı Ö. Fuat Günday, insanlığın Hz. Peygamberin (sav) getirdiği evrensel mesaja muhtaç olduğunu söyledi.

Mehmet Baydemir
Anadolu Gençlik Derneği (AGD) İstanbul Şubesi’nin geçtiğimiz hafta sonu gerçekleştirdiği 3’üncü Uluslararası Asr-ı Saadet Sempozyumu’nun yankıları sürüyor. Eminönü Halk Eğitim Merkezi’nde gerçekleştirilen ve yurt içi ve dışından önemli isimlerin katıldığı programa Hz. Peygamberin vasıfları, metodu ve örnek hayatı damgasını vurdu. Tebliğciler sunumlarında insanlığın Hz. Peygamberin getirdiği ilahi mesaja muhtaç olduğunu kaydettiler.

kcimg5479.jpg

AGD İstanbul Şube Başkanı Ö. Fuat Günday: “İnsanlık İslam’ın evrensel mesajına muhtaçtır”
Davet, İslam dinini insanlara anlatarak benimsetmek ve tatbikini sağlamaktır. Davet; irşad, nasihat ve tavsiyeyi, talim ve terbiyeyi, emr-i bil ma’ruf ve nehy-i anil münkeri, inzar ve tebşiri, hisbe ve tebliği içine alan geniş bir anlam taşır, bütün bunlar davetin eş anlamlısı olarak görülebilir. Bilindiği gibi din, insanlığın dünya ve ahiret saadeti temin etmek için Allah tarafından va’z olunan ve peygamberler vasıtasıyla tebliğ edilen prensipler manzumesidir. Bu açıdan insanlık tarihine bakacak olursak ilk insan, ilk Peygamber ve ilk davetçi Hz. Âdem’dir. Peygamberlerin gönderilmesi ve davetle gönderilmesi şüphesiz İslam’a davetin gerekliliğinin en büyük delilidir. Tabiatları icabı insanlar her zaman irşada, öğüt ve nasihate muhtaçtır. Bugün insanlık İslam’ın evrensel mesajına muhtaçtır. Ferdin sadece kendisini ıslah etmesi ve nefsiyle meşgul olması yeterli değildir. Kişi aynı zamanda cemiyetin ıslahı ile mükelleftir.

kcimg5419.jpg

“Allah yolunda davet, İslam dininin hayatıdır”
Allah yolunda davet, İslam dininin hayatıdır. Çünkü din, davetle gelişmekte ve davetle yaşamaktadır. Bu nedenle Kuran-ı Kerimde İslam’a daveti Müslümanlara farz kılan birçok ayeti kerimenin varlığını görüyoruz. Cenab-ı Hak Allah’ davet vazifesinde İslam ümmetini Rasulüne ortak kılarak anlama ikramında bulunmuş ve bu şereften pay almalarını sağlamıştır. ‘Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et.’ ( Maide 67), ‘Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et!’ (Nahl 125) ve ‘En yakın akrabalarını inzar et!’ (Şuara 214) gibi ayet-i kerimelerdeki hitap Resulullah’ın (SAV) şahsında bütün Müslümanlaradır. Allah’a davetin ne derece önemli ve faziletli, bu ölçüde de gerekli bir amel olduğunu anlamak için Fussilet Suresi’nin 33’üncü ayeti olan şu ayete bakmak yeterlidir: ‘’İnsanları Allah’a davet eden, kendisi de iyi amelli hareket eden ve ’Ben şüphesiz Müslümanlardanım!’ diyen kimseden daha güzel sözlü kimdir?’

“Hz. Peygamber kolaylaştırır, zorlaştırmazdı”
Davetin önem ve lüzumu hadis-i şeriflerde de vurgulanıyor. Bir hadiste Müslümanlara davette bulunmak emredilmekte ve emr-i bil maruf, nehy-i anil münkerin sadaka olduğu beyan buyrulmaktadır. Kişinin daveti sebebiyle bir başkasının hidayete ermesini Hz. Peygamber dünyadan ve dünyadaki her şeyden çok kıymetli, daha hayırlıdır diye nitelendirmektedir. Davetin, emr-i bil maruf ve nehy-i anil münkerin terk edilmesi bir Müslüman için hiç de küçümsenecek bir tehlike değildir. Yapılması ne kadar faziletli ve önemli ise terk edilmesi de o nispette büyük kınama, ceza ve kötü sonucu gerekli kılar. Cenab-ı Hak Bakara Suresinin 159’uncu ayet-i kerimesinde, Allah’ın ayetlerini ve doğruyu tebliğ etmeyenlerin Allah’ın ve lanet etme şanına erenlerin lanetine uğrayacaklarını beyan etmektedir.Öte yandan Hz. Peygamberin (SAV) psikolojik açıdan son derece tesirli davet metotlarından birinin de kolaylaştırmak olduğunu ifade etmek isterim. Hz. Peygamberin (SAV) davetle görevlendirdiği ashabın daima, kolaylaştırmalarını zorlaştırmamalarını, müjdelemelerini nefret ettirmemelerini emretmesi fevkalade anlamlıdır. Peygamberimizin (SAV) davet metotlarından en fazla dikkat çekeni muhatabına iyi muamele, yumuşak davranış, güler yüz, güzel söz ve tatlı dille yaklaşmasıdır.

Gazetemiz Yazarı Dr. Ebubekir Sifil: “Modern dönem insanlık için kırılma noktası”
‘İnsanlık tarihinin en önemli kırılma noktasını ‘modern dönem’ oluşturmaktadır’ şeklinde bir tespit yaparak söze başlamanın yadırgatıcı olmayacağını düşünüyorum. Zira modern dönem, insanlık için eşi benzeri görülmemiş bir kaostan başka bir şey değildir. Nefsin emrindeki akıl günümüzde, daha önce hiç olmadığı kadar yüceltilmiş ve küreselleştirilmiş bulunuyor. İnsanlık, fıtrata karşı toplu bir başkaldırı içinde… Seküler akıl son dönemde hâkimiyeti ele geçirdi ve bu İslami davet ve tebliğin önünde engeldir. Modern döneme kadar Müslümanlar hiç bu kadar dağınık, parçalanmış, özgüvenini kaybetmiş değildi; kendine, aidiyetlerine ve mensubiyetlerine hiç bu kadar yabancılaşmamıştı.

kcimg5446.jpg

“Tebliğ, davet ve irşad’ın hafife alınması mümkün değildir”
Hakkı verilmiş bir tebliğ, davet ve irşad faaliyeti hangi parametreler üzerine kurulmalıdır? Her şeyden önce şu noktanın altını çizelim: Tebliğ, davet ve irşad, Müslüman’ın temel misyonu olan ‘emr-i bil ma’ruf nehy-i ani’l-münker’den ayrı olmayıp, onun yansımalarından bir yansıma, cüzlerinden bir cüzdür. Dolayısıyla hiçbir şekilde ihmali, savsaklanması ve hafife alınması mümkün değildir. Çoğulculuk, hoşgörü, demokratik tavır adı altında ma’rufun çiğnenmesine ve münkerin yaygınlaşmasına göz yummak, bu meyanda mesela misyonerlik faaliyetlerini ‘bir hakkın kullanılması’ çerçevesine alarak bir masumiyet kisvesine bürümek kesinlikle ‘Müslümanca’ değildir. Öte yandan Dünya modern dönem öncesinde hiçbir şekilde görülmeyen ölçekte küçülmüş bulunuyor. Bilgi, iletişim ve ulaşım teknolojileri sadece ‘hayatı kolaylaştırma’ işlevi görmüyor; aynı zamanda ve daha önemlisi insanlığı tertipleştiriyor, homojenleştiriyor. Herhangi bir Batılı ülke gençliğinin tutkusu, modası, idolü neyse/kimse, doğulunun, hatta uzak doğulununki de o. Ancak burada atlamamamız gereken bir gerçek var: Bu durum bir ‘sebep’ değil, ‘sonuç’tur. Dünyayı Batı’dan ibaret gören/gösteren Küresel sistem, kâh zor kullanarak, kâh çeşitli siyasal, ekonomik ve sosyo-kültürel mekanizmalar vasıtasıyla insanlığı Batılı gibi olmaya ikna ettikten sonra gerisi kolayca geliveriyor.

“Kavram sorgulaması yapılmalı”
Bu ölçekte bir tasalluta nasıl karşı konulur ve böyle bir ortamda tebliğ ve davet nasıl gerçekleştirilir? Sözünü ettiğimiz matrix sisteminin gerçekleştirdiği dönüşüm, en temelde bilinçaltını kontrol edip yönlendiren kavramlar vasıtasıyla olmaktadır. Hangi seviyede olursa olsun bilinç bu kavramlar temelinde oluşmaktadır. Şu halde modern dönemde İslamî tebliğ ve davetin bu noktada iki boyutlu bir faaliyet içermesi zorunludur: Modernitenin üretip küresel sistemin emrine sunduğu kavramsal temelin çözümlenmesi ve İslamî kavramların bilinç oluşturucu seviyede etkinlik ve canlılığa kavuşturulması. Bu noktada İran devriminin temel dinamiklerinden birisini oluşturan ve Humeyni tarafından geliştirilen ‘velayet-i fakih’ kavramını dikkatinize sunmak isterim. İran devrimi, Humeyni’nin çabasıyla kitlelere mal edilen bu kavram sayesinde teorik zeminini bulmuş ve hayata geçirilmiştir. Elbette Humeyni’nin, velayet-i fakih ile ‘şura’, ‘takiyye’… gibi diğer kavramlar arasındaki kombinezonun tesisindeki başarısı ve diğer ayrıntılar ayrı bir incelemenin konusunu teşkil edecek kadar önemlidir. Ancak hareketin merkezî ağırlığının velayet-i fakih kavramının üzerinde bulunduğunda şüphe yoktur.
Çoğu zaman etki ve çağrışım alanını düşünmeden ve aidiyet sorgulamasından geçirmeden kullandığımız birçok kavram üzerinden meramımızı ifade edivermek belki bir kolaylık, ‘meşruiyet’ sağlıyor gibi görünebilir; ancak bu kolaycılığın sağladığı avantajın geçici ve aldatıcı olduğu, daha da önemlisi bunun bir gün bize yöneltilmiş bir silah olarak karşımıza çıkacağı hatırdan çıkarılmamalı. İnsan hakları, kadın hakları, bireysel özgürlükler, şiddet, gelenek ve türevleri, çağdaşlık-çağdışılık, modernlik, hoşgörü, çoğulculuk, tarihsellik, tutuculuk, reform, ilerilik-gerilik ve daha onlarcası, İslamî bir tebliğ ve davet faaliyetinin kolayca zemin kaybetmesine yol açan kavramlardır.

kcimg5372.jpg

“Hâkimiyet; ciddi bir eğitim, kurumsallaşma ve çok yönlülükle sağlanır”
Son iki buçuk asrı İslam Dünyası’nın sadece siyasî anlamda değil, aynı zamanda zihniyet ve şuur anlamında da dağıldığı bir dönem olarak ifade etmek doğruysa, bunun temelinde Modernizm’in ‘yapı bozucu’, yani bilinç bulandırıcı etkisini görmemek mümkün değildir. Edward Said’in, bu dönem içinde Orta Doğuyla ilgili olarak neşredilen kitap adedi hakkında verdiği rakam gerçekten ürküntü vericidir: 60 bin. Bu rakamın durmadan arttığı elbette buradaki herkesin malumudur. Daha ürkütücü olanı, dünyada bugün itibariyle dolaşımda bulunan bilginin yüzde 85′inin Batı’nın kontrolünde olduğu gerçeğidir. Böyle bir dünyada Hak ve Hakikat’i hem özümseyerek yaşamak, hem de kusursuz bir şekilde temsil ve tebliğ etmek, Müslümanlığının şuurunda olanlar için son derece büyük bir hassasiyet gerektiren temel bir görevdir. Bu görevin hakkıyla yerine getirilmesi, ciddi bir eğitimi, kurumsallaşmayı ve çok yönlülüğü zorunlu kılar.
Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. A. Lütfi Kazancı: “Peygamberler her şeyden önce insandır”
Peygamberler evvela birer insandırlar. Yüce Allah onları özel olarak tebliğ görevi ile mükellef tutmuştur. Bu ilahi görevden önce de sonra da onlar her yönüyle tam bir insan hayatı yaşamışlardır. Ancak Peygamberlik gibi ilahi ve şerefli bir görevi yürütmekle insan olmak arasında bir bağlantı kurabilmek tarihin her devrinde pek çok insan için pek güç ve aşılması pek zor olan bir engel olarak devam ede gelmiştir. Kur’an’da, Hz. Nuh’a (sav) karşı, kavminin ileri gelenleri tarafından, ‘seni ancak bizim gibi bir insan olarak görüyoruz’ deniliyor. Daha sonra gelen Ad, Semud ve benzeri kavimlerin her birinin, kendilerine Hak Din’i tebliğ eden Peygamberlere, insan olmalarını ileri sürerek itiraz ettiklerini yine Kur’andan öğreniyoruz. Rasulullah (s.a.v.) Efendimize karşı yapılan bir itiraz Kur’an’da nakledilir: ‘Bu Peygamber’e ne oluyor ki yemek yiyor ve çarşılarda gezip dolaşıyor?’ denilmiştir.

kcimg5433.jpg

Hz. Peygamber, her çocuk gibi gülüp, ağlamıştır
Biz bu araştırmamızda Kur’an ve Hadisten faydalanarak, Peygamberlerin ve özellikle Rasulullah Efendimizin beşeri yönü üzerinde duracağız. Peygamberler, çocuklukları müddetince normal bir çocuk ne yaparsa onu yapmış, gülmüş, ağlamış, koşmuş, oynamış, daha sonra gençlik çağlarını yaşamışlardır. Hz. Peygamber de, her çocuk gibi annesinin, ya da sütannesinin memesini emerek karnını doyurmuştur. İhtimal ki anne sütünün yeterli olmayışı ya da zamanın geleneği icabı olarak bir kaç hafta amcası Ebu Leheb’in cariyesi Süveybe tarafından emzirilmiştir. Bundan sonra Nebiyy-i Muhterem Efendimiz, asıl sütannesi olan Sa’d b. Bekr kabilesinden Halime es-Sa’diyye’nin yanında kalmıştır. Hz. Peygamber ve diğer Peygamberler, normal bir insan gibi acıkmış, susamışlardır. Yüce Allah, ‘Ey Peygamberler, temiz olanlardan yeyin ve salih amel işleyin’ buyurmuştur. Genel olarak bütün insanlara verilen emir de buna yakındır: ‘Ey insanlar, yeryüzünde bulunanlardan helal ve temiz olanlarını yeyin’

“Hz. Peygamber sabahlara kadar ibadeti hoş görmemiştir”
Uyku insanın en tabii ihtiyaçları arasında yer alır. Yüce Allah, ‘sizin uykunuzu dinlenme yaptık’ buyurur. Peygamber de olsa bir insan uyku ihtiyacını gidermedikçe rahatsız olacaktır. Nitekim Medine’ye geldikten sonra düşman tarafından yapılacak bir baskın endişesi ile Rasulullah uzun zaman uykusuz kalmış, ‘Arkadaşlarımdan salih bir kişi bu gece beni beklese’ diyecek kadar rahatsız olmuştu. Bu istek üzerine silahlanıp gelen Sa’d b. Ebi Vakkas beklemiş ve Efendimiz uyumuştu. Hanımları ve arkadaşları Hz. Peygamberin uyurken hafifçe horladığını anlatırlar. Rasulullah Efendimizin, geceleri uykusuz geçirip, sabahlara kadar ibadete devam etmeyi hoş görmediği ve hiçbir geceyi sabaha kadar ibadetle geçirmediği biliniyor.

“O, sevinmiş ve aynı zamanda üzülmüştür”
Sevinmeyi ve memnuniyeti gerektiren bir durumda mutluluk duymak ve sevinmek insan tabiatının gereğidir. Hayber’in fethedildiği günde Habeş muhacirlerinin geldiklerini görünce Rasulullah Efendimiz, ‘Hayber’in fethedilişine mi yoksa Cafer’in gelişine mi daha çok sevindiğimi bilemiyorum” demiş ve amcası Ebu Talib’in oğlu Cafer’i alnından öpmüştü. Sevinç, memnuniyet ve neş’e ne derece insana ait özellikler ise, bunun zıddı olan keder ve üzüntü de o derece insanın özellikleri arasında yer alır. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Taif yolculuğu dönüşünde çektiği eziyeti, Uhud gününde gördüğünden daha ağır ve şiddetli olarak tavsif eder. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz zaman zaman gazab etmiştir. Onun fazlaca gazab ettiğinde alnının ortasında bir damarın kabardığı, yüzünün renginin değiştiği rivayeti vardır. Hanımlarının, kendisini sıkıntıya sokan istekleri karşısında onlardan bir ay müddetle ayrı kalmaya yemin etmesi, duyduğu teessür ve kızgınlıkla açıklanabilir. Diğer Peygamberler gibi Rasulullah (sav) Efendimiz de evlenmiştir. Yirmi beş yaşlarında iken ilk evliliğini kendinden yaşlı dul bir hanımla yapmış, son çocuğu olan İbrahim hariç olmak üzere bütün çocukları ilk hanımı olan Hz. Hatice’den dünyaya gelmiştir. Hz. Hatice ile evliliği yaklaşık yirmi yedi yıl devam etmiştir. Hz. Hatice’nin vefatından sonra Hz. Sevde, Aişe, Hafsa, Zeyneb bt. Huzeyme, Ümmü Seleme, Zeyneb bt. Cahş, Cüveyriye, Safiyye, Ümmü Habibe ve Meymune ile evlenmiştir. Bunlardan Zeyneb bt. Huzeyme, Rasulullah Efendimiz hayatta iken, üç ay süren bir evlilikten sonra vefat etmiştir.

“Peygamberler, yaşanması gereken hayatın öncüleri ve örnekleriydi”
Resulallah, her insan gibi hastalık sıkıntısı da çekmiştir. Hayber fethinden sonra, Kale komutanının kız kardeşi Zeyneb tarafından kızartılıp getirilen bir koyundan aldığı bir lokmayı çiğnerken ilahi bir uyarı neticesi olarak onu ağzından çıkarmış fakat yine de zehirin belli ölçüde vücuda yayılması önlenememiştir. Rasulullah (s.a.v.) Bundan sonra yaşadığı üç dört yıl boyunca zaman zaman bu zehirin tesirini vücudunda hissetmiştir. Peygamberlerin, özellikle son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) in yaşadığı hayat, tam anlamıyla bir insan hayatı olduğu içindir ki normal bir insan hayatının her devresi ile ilgili özellikleri onlarda bulma imkânı vardır. Peygamberlerin birer insan olmaları ve her halleriyle bir insanın yaşadığı hayatı yaşamaları elbet bir hikmete bağlı olmalıydı. Onlar, yaşanması gereken hayatın öncüleri ve örnekleriydi. İslam’ın nasıl yaşanacağını sadece emirler vererek ve yasaklar koyarak değil, yaşayarak gösterecek ve öğreteceklerdi. Özellikle sabır isteyen zamanlarda mucizeler ile işi halletmeğe çıksalardı o zaman insanlığın örneği olma gibi bir durum söz konusu olamazdı.

Entry Filed under: tanıtım. .

Leave a Comment

Required

Required, hidden

Some HTML allowed:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <pre> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Trackback this post  |  Subscribe to the comments via RSS Feed


Merhaba

paylaşımlarımızı buluşturmak için
    ustagd.gif

Son Yazılar

Popüler Yazılar

Son Yorumlar

ilke on ÇANAKKALE ZAFERİ YARIŞMASI SON…
ilke on ÇANAKKALE ZAFERİ YARIŞMASI SON…
esra on HATiM EKLE
ramazan yucel on 57. alay sancağımızı geri…
Fatma ÇAPRAZ on iLETiŞiM

c

Sayfalar

Arşiv

bağlantılar

 

Nisan 2007
M T W T F S S
« Mar   May »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30  

haberler

RSS son dakika

Meta

ziyaret sayısı

ANADOLU GENÇLİK DERNEĞİ

    agd-logok.jpg

ANADOLU GENÇLİK DERGİSİ

HATİM EKLE