Archive for 25 Apr 2007
abdi ipekçi de kutlu doğum programı fragman
Add comment 25 Nisan 2007
abdi ipekçi spor salonunda dev kutlu doğum program etkinliği
29 nizan 2007 pazar günü
program içeriği
harem-i şerif imamlarından, dünya birincisi hafızlardan ve çocuk hazfızlardan kuran ziyafetleri
çocuk ilahi grubu “ya talia”
sinevizyon
mehteran
şiirler
ender doğan ve tasavvuf müziği topluluğu
sema gösterimi
dua
10 hediye umre çekilişi (her bilete bir çekiliş hakkı)
süpriz konuklar…
davetiye temini için
inziva34@hotmail.com
mail atabilir
02125348800
05335574733 ten ayırtabilirsiniz.
1 comment 25 Nisan 2007
“Müslüman Kadının Şahsiyeti” konferansları başlıyor
“Müslüman Kadının Şahsiyeti” konferansları başlıyor
Anadolu Gençlik Derneği Hanımlar Komisyonu’nun düzenlediği, “Müslüman Kadının Şahsiyeti” konferanslar dizisinin ilki İstanbul’da başlıyor. Seminerlerde, 21. Yüzyıl dünyasında “Müslüman kadın nasıl olmalı”, “Toplumların temel taşı olan aileler, modern dünyanın olumsuz etkilerine karşı nasıl korunmalı” gibi başlıklar irdelenecek. Verilen eğitimlerin ardından Türkiye’nin bir çok ilinde hatibeler aracılığı ile seminerler Anadolu’ya ulaştırılacak. Konferans zincirinin ilk halkası bugün Başakşehir’de Ensar Koleji konferans salonunda Mine İzgi’nin konuşmasıyla başlayacak.
İstanbul içi programı şöyle: 25 Nisan Bayrampaşa’da Haşime Reşadiyeli, 26 Nisan Avcılar, Büyükçekmece ve Küçükçekmece’de Mine İzgi, 28 Nisan Pendik ve Tuzla’da Zeynep Eroğlu, 3 Mayıs Kartal, Kadıköy ve Maltepe’de Haşime Reşadiyeli, 5 Mayıs Bahçelievler ve Bakırköy’de Fatma Çetin, 7 Mayıs Üsküdar ve Beykoz’da Ferhunde Özsoy, 10 Mayıs G.O. Paşa ve Sultan Çiftliği’nde Fatma Çetin, 15 Mayıs Ümraniye ve Sultanbeyli’de Haşime Reşadiyeli, 16 Mayıs Esenler’de Asuman Korkut, 22 Mayıs Beşiktaş, Şişli, Sarıyer ve Beyoğlu’nda Mine İzgi, 23 Mayıs Çatalca ve Silivri’de Gülbahar Önver, 24 Mayıs Adalar’da Haşime Reşadiyeli, 29 Mayıs Bağcılar özel program, 30 Mayıs Eyüp ve Kağıthane’de Asuman Korkut, 2 Haziran Zeytinburnu, Fatih ve Eminönü’nde Hatice Kutlay konferans verecek.
Etkinlik hakkında bilgi veren AGD İstanbul İl Hanım Komisyonları Başkanı Şükran Özbey, tüm İstanbullu hanımların bu özel daveti kaçırmamaları gerektiğini önemle vurgularken, İstanbul’da en az 30 bin hanıma Müslüman kadının şahsiyetini anlatmak istediklerini söyledi. Kadının toplumu oluşturan en büyük dinamiklerden biri olduğunu söyleyen Özbey, “yapılacak seminerlerden Müslüman kadınların öğreneceği çok şey olacaktır” dedi.
Bilgi için Tel: 0212-534-88-00/01
Add comment 25 Nisan 2007
Asr-ı Saadet Sempozyumu’nun yankıları sürüyor
Asr-ı Saadet Sempozyumu’nun yankıları sürüyor
AGD İstanbul Şubesi’nin gerçekleştirdiği 3’üncü Uluslararası Asr-ı Saadet Sempozyumu, Hz. Peygamberin (sav) hem insan hem de ilahi mesajın tebliğcisi olarak yaşayan insanlara model olduğunu ortaya koydu. Programa katılan konuşmacılar Hz. Peygamberin (sav) davet metotlarını, vasıflarını, yaşantısını ve örnek hayatını anlattılar. AGD İstanbul Şube Başkanı Ö. Fuat Günday, insanlığın Hz. Peygamberin (sav) getirdiği evrensel mesaja muhtaç olduğunu söyledi.
Mehmet Baydemir
Anadolu Gençlik Derneği (AGD) İstanbul Şubesi’nin geçtiğimiz hafta sonu gerçekleştirdiği 3’üncü Uluslararası Asr-ı Saadet Sempozyumu’nun yankıları sürüyor. Eminönü Halk Eğitim Merkezi’nde gerçekleştirilen ve yurt içi ve dışından önemli isimlerin katıldığı programa Hz. Peygamberin vasıfları, metodu ve örnek hayatı damgasını vurdu. Tebliğciler sunumlarında insanlığın Hz. Peygamberin getirdiği ilahi mesaja muhtaç olduğunu kaydettiler.
AGD İstanbul Şube Başkanı Ö. Fuat Günday: “İnsanlık İslam’ın evrensel mesajına muhtaçtır”
Davet, İslam dinini insanlara anlatarak benimsetmek ve tatbikini sağlamaktır. Davet; irşad, nasihat ve tavsiyeyi, talim ve terbiyeyi, emr-i bil ma’ruf ve nehy-i anil münkeri, inzar ve tebşiri, hisbe ve tebliği içine alan geniş bir anlam taşır, bütün bunlar davetin eş anlamlısı olarak görülebilir. Bilindiği gibi din, insanlığın dünya ve ahiret saadeti temin etmek için Allah tarafından va’z olunan ve peygamberler vasıtasıyla tebliğ edilen prensipler manzumesidir. Bu açıdan insanlık tarihine bakacak olursak ilk insan, ilk Peygamber ve ilk davetçi Hz. Âdem’dir. Peygamberlerin gönderilmesi ve davetle gönderilmesi şüphesiz İslam’a davetin gerekliliğinin en büyük delilidir. Tabiatları icabı insanlar her zaman irşada, öğüt ve nasihate muhtaçtır. Bugün insanlık İslam’ın evrensel mesajına muhtaçtır. Ferdin sadece kendisini ıslah etmesi ve nefsiyle meşgul olması yeterli değildir. Kişi aynı zamanda cemiyetin ıslahı ile mükelleftir.
“Allah yolunda davet, İslam dininin hayatıdır”
Allah yolunda davet, İslam dininin hayatıdır. Çünkü din, davetle gelişmekte ve davetle yaşamaktadır. Bu nedenle Kuran-ı Kerimde İslam’a daveti Müslümanlara farz kılan birçok ayeti kerimenin varlığını görüyoruz. Cenab-ı Hak Allah’ davet vazifesinde İslam ümmetini Rasulüne ortak kılarak anlama ikramında bulunmuş ve bu şereften pay almalarını sağlamıştır. ‘Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et.’ ( Maide 67), ‘Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et!’ (Nahl 125) ve ‘En yakın akrabalarını inzar et!’ (Şuara 214) gibi ayet-i kerimelerdeki hitap Resulullah’ın (SAV) şahsında bütün Müslümanlaradır. Allah’a davetin ne derece önemli ve faziletli, bu ölçüde de gerekli bir amel olduğunu anlamak için Fussilet Suresi’nin 33’üncü ayeti olan şu ayete bakmak yeterlidir: ‘’İnsanları Allah’a davet eden, kendisi de iyi amelli hareket eden ve ’Ben şüphesiz Müslümanlardanım!’ diyen kimseden daha güzel sözlü kimdir?’
“Hz. Peygamber kolaylaştırır, zorlaştırmazdı”
Davetin önem ve lüzumu hadis-i şeriflerde de vurgulanıyor. Bir hadiste Müslümanlara davette bulunmak emredilmekte ve emr-i bil maruf, nehy-i anil münkerin sadaka olduğu beyan buyrulmaktadır. Kişinin daveti sebebiyle bir başkasının hidayete ermesini Hz. Peygamber dünyadan ve dünyadaki her şeyden çok kıymetli, daha hayırlıdır diye nitelendirmektedir. Davetin, emr-i bil maruf ve nehy-i anil münkerin terk edilmesi bir Müslüman için hiç de küçümsenecek bir tehlike değildir. Yapılması ne kadar faziletli ve önemli ise terk edilmesi de o nispette büyük kınama, ceza ve kötü sonucu gerekli kılar. Cenab-ı Hak Bakara Suresinin 159’uncu ayet-i kerimesinde, Allah’ın ayetlerini ve doğruyu tebliğ etmeyenlerin Allah’ın ve lanet etme şanına erenlerin lanetine uğrayacaklarını beyan etmektedir.Öte yandan Hz. Peygamberin (SAV) psikolojik açıdan son derece tesirli davet metotlarından birinin de kolaylaştırmak olduğunu ifade etmek isterim. Hz. Peygamberin (SAV) davetle görevlendirdiği ashabın daima, kolaylaştırmalarını zorlaştırmamalarını, müjdelemelerini nefret ettirmemelerini emretmesi fevkalade anlamlıdır. Peygamberimizin (SAV) davet metotlarından en fazla dikkat çekeni muhatabına iyi muamele, yumuşak davranış, güler yüz, güzel söz ve tatlı dille yaklaşmasıdır.
Gazetemiz Yazarı Dr. Ebubekir Sifil: “Modern dönem insanlık için kırılma noktası”
‘İnsanlık tarihinin en önemli kırılma noktasını ‘modern dönem’ oluşturmaktadır’ şeklinde bir tespit yaparak söze başlamanın yadırgatıcı olmayacağını düşünüyorum. Zira modern dönem, insanlık için eşi benzeri görülmemiş bir kaostan başka bir şey değildir. Nefsin emrindeki akıl günümüzde, daha önce hiç olmadığı kadar yüceltilmiş ve küreselleştirilmiş bulunuyor. İnsanlık, fıtrata karşı toplu bir başkaldırı içinde… Seküler akıl son dönemde hâkimiyeti ele geçirdi ve bu İslami davet ve tebliğin önünde engeldir. Modern döneme kadar Müslümanlar hiç bu kadar dağınık, parçalanmış, özgüvenini kaybetmiş değildi; kendine, aidiyetlerine ve mensubiyetlerine hiç bu kadar yabancılaşmamıştı.
“Tebliğ, davet ve irşad’ın hafife alınması mümkün değildir”
Hakkı verilmiş bir tebliğ, davet ve irşad faaliyeti hangi parametreler üzerine kurulmalıdır? Her şeyden önce şu noktanın altını çizelim: Tebliğ, davet ve irşad, Müslüman’ın temel misyonu olan ‘emr-i bil ma’ruf nehy-i ani’l-münker’den ayrı olmayıp, onun yansımalarından bir yansıma, cüzlerinden bir cüzdür. Dolayısıyla hiçbir şekilde ihmali, savsaklanması ve hafife alınması mümkün değildir. Çoğulculuk, hoşgörü, demokratik tavır adı altında ma’rufun çiğnenmesine ve münkerin yaygınlaşmasına göz yummak, bu meyanda mesela misyonerlik faaliyetlerini ‘bir hakkın kullanılması’ çerçevesine alarak bir masumiyet kisvesine bürümek kesinlikle ‘Müslümanca’ değildir. Öte yandan Dünya modern dönem öncesinde hiçbir şekilde görülmeyen ölçekte küçülmüş bulunuyor. Bilgi, iletişim ve ulaşım teknolojileri sadece ‘hayatı kolaylaştırma’ işlevi görmüyor; aynı zamanda ve daha önemlisi insanlığı tertipleştiriyor, homojenleştiriyor. Herhangi bir Batılı ülke gençliğinin tutkusu, modası, idolü neyse/kimse, doğulunun, hatta uzak doğulununki de o. Ancak burada atlamamamız gereken bir gerçek var: Bu durum bir ‘sebep’ değil, ‘sonuç’tur. Dünyayı Batı’dan ibaret gören/gösteren Küresel sistem, kâh zor kullanarak, kâh çeşitli siyasal, ekonomik ve sosyo-kültürel mekanizmalar vasıtasıyla insanlığı Batılı gibi olmaya ikna ettikten sonra gerisi kolayca geliveriyor.
“Kavram sorgulaması yapılmalı”
Bu ölçekte bir tasalluta nasıl karşı konulur ve böyle bir ortamda tebliğ ve davet nasıl gerçekleştirilir? Sözünü ettiğimiz matrix sisteminin gerçekleştirdiği dönüşüm, en temelde bilinçaltını kontrol edip yönlendiren kavramlar vasıtasıyla olmaktadır. Hangi seviyede olursa olsun bilinç bu kavramlar temelinde oluşmaktadır. Şu halde modern dönemde İslamî tebliğ ve davetin bu noktada iki boyutlu bir faaliyet içermesi zorunludur: Modernitenin üretip küresel sistemin emrine sunduğu kavramsal temelin çözümlenmesi ve İslamî kavramların bilinç oluşturucu seviyede etkinlik ve canlılığa kavuşturulması. Bu noktada İran devriminin temel dinamiklerinden birisini oluşturan ve Humeyni tarafından geliştirilen ‘velayet-i fakih’ kavramını dikkatinize sunmak isterim. İran devrimi, Humeyni’nin çabasıyla kitlelere mal edilen bu kavram sayesinde teorik zeminini bulmuş ve hayata geçirilmiştir. Elbette Humeyni’nin, velayet-i fakih ile ‘şura’, ‘takiyye’… gibi diğer kavramlar arasındaki kombinezonun tesisindeki başarısı ve diğer ayrıntılar ayrı bir incelemenin konusunu teşkil edecek kadar önemlidir. Ancak hareketin merkezî ağırlığının velayet-i fakih kavramının üzerinde bulunduğunda şüphe yoktur.
Çoğu zaman etki ve çağrışım alanını düşünmeden ve aidiyet sorgulamasından geçirmeden kullandığımız birçok kavram üzerinden meramımızı ifade edivermek belki bir kolaylık, ‘meşruiyet’ sağlıyor gibi görünebilir; ancak bu kolaycılığın sağladığı avantajın geçici ve aldatıcı olduğu, daha da önemlisi bunun bir gün bize yöneltilmiş bir silah olarak karşımıza çıkacağı hatırdan çıkarılmamalı. İnsan hakları, kadın hakları, bireysel özgürlükler, şiddet, gelenek ve türevleri, çağdaşlık-çağdışılık, modernlik, hoşgörü, çoğulculuk, tarihsellik, tutuculuk, reform, ilerilik-gerilik ve daha onlarcası, İslamî bir tebliğ ve davet faaliyetinin kolayca zemin kaybetmesine yol açan kavramlardır.
“Hâkimiyet; ciddi bir eğitim, kurumsallaşma ve çok yönlülükle sağlanır”
Son iki buçuk asrı İslam Dünyası’nın sadece siyasî anlamda değil, aynı zamanda zihniyet ve şuur anlamında da dağıldığı bir dönem olarak ifade etmek doğruysa, bunun temelinde Modernizm’in ‘yapı bozucu’, yani bilinç bulandırıcı etkisini görmemek mümkün değildir. Edward Said’in, bu dönem içinde Orta Doğuyla ilgili olarak neşredilen kitap adedi hakkında verdiği rakam gerçekten ürküntü vericidir: 60 bin. Bu rakamın durmadan arttığı elbette buradaki herkesin malumudur. Daha ürkütücü olanı, dünyada bugün itibariyle dolaşımda bulunan bilginin yüzde 85′inin Batı’nın kontrolünde olduğu gerçeğidir. Böyle bir dünyada Hak ve Hakikat’i hem özümseyerek yaşamak, hem de kusursuz bir şekilde temsil ve tebliğ etmek, Müslümanlığının şuurunda olanlar için son derece büyük bir hassasiyet gerektiren temel bir görevdir. Bu görevin hakkıyla yerine getirilmesi, ciddi bir eğitimi, kurumsallaşmayı ve çok yönlülüğü zorunlu kılar.
Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. A. Lütfi Kazancı: “Peygamberler her şeyden önce insandır”
Peygamberler evvela birer insandırlar. Yüce Allah onları özel olarak tebliğ görevi ile mükellef tutmuştur. Bu ilahi görevden önce de sonra da onlar her yönüyle tam bir insan hayatı yaşamışlardır. Ancak Peygamberlik gibi ilahi ve şerefli bir görevi yürütmekle insan olmak arasında bir bağlantı kurabilmek tarihin her devrinde pek çok insan için pek güç ve aşılması pek zor olan bir engel olarak devam ede gelmiştir. Kur’an’da, Hz. Nuh’a (sav) karşı, kavminin ileri gelenleri tarafından, ‘seni ancak bizim gibi bir insan olarak görüyoruz’ deniliyor. Daha sonra gelen Ad, Semud ve benzeri kavimlerin her birinin, kendilerine Hak Din’i tebliğ eden Peygamberlere, insan olmalarını ileri sürerek itiraz ettiklerini yine Kur’andan öğreniyoruz. Rasulullah (s.a.v.) Efendimize karşı yapılan bir itiraz Kur’an’da nakledilir: ‘Bu Peygamber’e ne oluyor ki yemek yiyor ve çarşılarda gezip dolaşıyor?’ denilmiştir.
Hz. Peygamber, her çocuk gibi gülüp, ağlamıştır
Biz bu araştırmamızda Kur’an ve Hadisten faydalanarak, Peygamberlerin ve özellikle Rasulullah Efendimizin beşeri yönü üzerinde duracağız. Peygamberler, çocuklukları müddetince normal bir çocuk ne yaparsa onu yapmış, gülmüş, ağlamış, koşmuş, oynamış, daha sonra gençlik çağlarını yaşamışlardır. Hz. Peygamber de, her çocuk gibi annesinin, ya da sütannesinin memesini emerek karnını doyurmuştur. İhtimal ki anne sütünün yeterli olmayışı ya da zamanın geleneği icabı olarak bir kaç hafta amcası Ebu Leheb’in cariyesi Süveybe tarafından emzirilmiştir. Bundan sonra Nebiyy-i Muhterem Efendimiz, asıl sütannesi olan Sa’d b. Bekr kabilesinden Halime es-Sa’diyye’nin yanında kalmıştır. Hz. Peygamber ve diğer Peygamberler, normal bir insan gibi acıkmış, susamışlardır. Yüce Allah, ‘Ey Peygamberler, temiz olanlardan yeyin ve salih amel işleyin’ buyurmuştur. Genel olarak bütün insanlara verilen emir de buna yakındır: ‘Ey insanlar, yeryüzünde bulunanlardan helal ve temiz olanlarını yeyin’
“Hz. Peygamber sabahlara kadar ibadeti hoş görmemiştir”
Uyku insanın en tabii ihtiyaçları arasında yer alır. Yüce Allah, ‘sizin uykunuzu dinlenme yaptık’ buyurur. Peygamber de olsa bir insan uyku ihtiyacını gidermedikçe rahatsız olacaktır. Nitekim Medine’ye geldikten sonra düşman tarafından yapılacak bir baskın endişesi ile Rasulullah uzun zaman uykusuz kalmış, ‘Arkadaşlarımdan salih bir kişi bu gece beni beklese’ diyecek kadar rahatsız olmuştu. Bu istek üzerine silahlanıp gelen Sa’d b. Ebi Vakkas beklemiş ve Efendimiz uyumuştu. Hanımları ve arkadaşları Hz. Peygamberin uyurken hafifçe horladığını anlatırlar. Rasulullah Efendimizin, geceleri uykusuz geçirip, sabahlara kadar ibadete devam etmeyi hoş görmediği ve hiçbir geceyi sabaha kadar ibadetle geçirmediği biliniyor.
“O, sevinmiş ve aynı zamanda üzülmüştür”
Sevinmeyi ve memnuniyeti gerektiren bir durumda mutluluk duymak ve sevinmek insan tabiatının gereğidir. Hayber’in fethedildiği günde Habeş muhacirlerinin geldiklerini görünce Rasulullah Efendimiz, ‘Hayber’in fethedilişine mi yoksa Cafer’in gelişine mi daha çok sevindiğimi bilemiyorum” demiş ve amcası Ebu Talib’in oğlu Cafer’i alnından öpmüştü. Sevinç, memnuniyet ve neş’e ne derece insana ait özellikler ise, bunun zıddı olan keder ve üzüntü de o derece insanın özellikleri arasında yer alır. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Taif yolculuğu dönüşünde çektiği eziyeti, Uhud gününde gördüğünden daha ağır ve şiddetli olarak tavsif eder. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz zaman zaman gazab etmiştir. Onun fazlaca gazab ettiğinde alnının ortasında bir damarın kabardığı, yüzünün renginin değiştiği rivayeti vardır. Hanımlarının, kendisini sıkıntıya sokan istekleri karşısında onlardan bir ay müddetle ayrı kalmaya yemin etmesi, duyduğu teessür ve kızgınlıkla açıklanabilir. Diğer Peygamberler gibi Rasulullah (sav) Efendimiz de evlenmiştir. Yirmi beş yaşlarında iken ilk evliliğini kendinden yaşlı dul bir hanımla yapmış, son çocuğu olan İbrahim hariç olmak üzere bütün çocukları ilk hanımı olan Hz. Hatice’den dünyaya gelmiştir. Hz. Hatice ile evliliği yaklaşık yirmi yedi yıl devam etmiştir. Hz. Hatice’nin vefatından sonra Hz. Sevde, Aişe, Hafsa, Zeyneb bt. Huzeyme, Ümmü Seleme, Zeyneb bt. Cahş, Cüveyriye, Safiyye, Ümmü Habibe ve Meymune ile evlenmiştir. Bunlardan Zeyneb bt. Huzeyme, Rasulullah Efendimiz hayatta iken, üç ay süren bir evlilikten sonra vefat etmiştir.
“Peygamberler, yaşanması gereken hayatın öncüleri ve örnekleriydi”
Resulallah, her insan gibi hastalık sıkıntısı da çekmiştir. Hayber fethinden sonra, Kale komutanının kız kardeşi Zeyneb tarafından kızartılıp getirilen bir koyundan aldığı bir lokmayı çiğnerken ilahi bir uyarı neticesi olarak onu ağzından çıkarmış fakat yine de zehirin belli ölçüde vücuda yayılması önlenememiştir. Rasulullah (s.a.v.) Bundan sonra yaşadığı üç dört yıl boyunca zaman zaman bu zehirin tesirini vücudunda hissetmiştir. Peygamberlerin, özellikle son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) in yaşadığı hayat, tam anlamıyla bir insan hayatı olduğu içindir ki normal bir insan hayatının her devresi ile ilgili özellikleri onlarda bulma imkânı vardır. Peygamberlerin birer insan olmaları ve her halleriyle bir insanın yaşadığı hayatı yaşamaları elbet bir hikmete bağlı olmalıydı. Onlar, yaşanması gereken hayatın öncüleri ve örnekleriydi. İslam’ın nasıl yaşanacağını sadece emirler vererek ve yasaklar koyarak değil, yaşayarak gösterecek ve öğreteceklerdi. Özellikle sabır isteyen zamanlarda mucizeler ile işi halletmeğe çıksalardı o zaman insanlığın örneği olma gibi bir durum söz konusu olamazdı.
Add comment 25 Nisan 2007
Asr-ı Saadet Sempozyumu
O, hayatımızın merkezinde olmalı
AGD’nin Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle düzenlediği 3. Uluslararası Asr-ı Saadet Sempozyumu başladı. Genel Başkan Yardımcısı Birol Aydın, Asr-ı Saadet’in bilge insanların dönemi olduğunu belirterek, “Kur’ân-ı Kerim’i ve Hz. Peygamber (SAV)’in öğretilerini hayatımızın merkezine almalıyız” dedi. İstanbul Şubesi Başkanı Ö. Fuat Günday da Peygamberimizin (SAV) davet metodlarını anlattı.

Ertuğrul Erkişi
tasavvuf müziği sundu
Mehmet Baydemir
Anadolu Gençlik Derneği (AGD) İstanbul Şubesi’nin kutlu doğum haftası münasebetiyle düzenlediği 3. Uluslararası Asr-ı Saadet Sempozyumu dün gerçekleştirilen oturumlarla başladı. Eminönü Halk Eğitim Merkezi’nde yapılan programa peygamber sevdalıları yoğun ilgi gösterdi. Aslan Ateş in sunduğu programa Mihrimah Sultan Cami İmam Hatibi Selahattin Yerlikaya’nın okuduğu Kuranı kerim tilavetiyle başlandı. Daha sonra hazreti peygamberin getirdiği ilahi mesajı anlatan ve AGD genel merkez tanıtma komisyonu tarafından hazırlanan sinevizyon gösterimi yer aldı. Katılımcılara yoğun bir duygu seli yaşatan sinevizyon gösteriminde bazı vatandaşlar gözyaşlarını tutamadığı gözlendi. Programa yoğun olmalar nedeniyle katılamayan Milli Görüş lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan ile AGD Genel Başkanı İlyas Töngüş’ün mesajları uzun süre alkışlandı.
Süleyman Erkişi’nin söylediği ilahilerin ardında kürsüye gelen AGD İstanbul Şube Başkanı Ömer Fuat Günday davetin İslam dinini insanlara anlatarak benimsetmek ve tatbikini sağlamak olduğunu söyledi. Davetin; irşat, nasihat, terbiye ve iyiliği emrederek kötülükten alıkoymak gibi hayra çağıran geniş anlamlar taşıdığını belirten Günday, “Din ise insanlığın dünya ve ahiret saadetini temin etmek için Allah tarafından peygamberler aracılığı ile tebliğ edilen prensipler manzumesidir. Allah yoluna davet, İslam dininin hayatıdır. Allah davet vazifesini Resullere vererek onlara ikramda bulunmuştur” dedi. Bu ikramla son olarak şereflenenin Hazreti Muhammed (s.a.v) olduğunu hatırlatan Günday, Hazreti peygamberin davet metotlarından bahsederek, “Bunlardan biri de kolaylaştırmaktır. O, hayatının hiçbir döneminde insanlığa zorluk çıkarmamış ve insanlık için hep kolay olanı seçmiştir” diye konuştu.
AGD Genel Başkan Yardımcısı Birol Aydın ise Asr-ı Saadet’ın bilge insanların dönemi olduğunu belirterek, “Asr-ı Saadet, Allah ın kelamının tüm insanlığa kurtuluşu olduğunu bilen insanların yaşadığı dönemdir. Hazreti Peygamberin ümmeti olarak bugünümüzü Ku’ran-ı Kerim’i ve Hazreti peygamberin öğretilerinin hayatımızın merkezine alarak yaşamalıyız” dedi.
Şam Üniversitesi Şeriat Fakultesi Tefsir ve Hadis Bölüm Başkanı Prof. Dr. Nureddin Itır ise Müslüman gençliğin İslam’ı yeniden dünyaya hakim kılmak için Hz. Peygamberi ve O’nun getirdiği ilahi mesajı iyi anlaması ve hayatına tatbik etmesi gerektiğini kaydetti.
Diyanet İşleri eski Başkanı Lütfü Doğan da Hz. Peygamberin insanlığı devamlı olarak İslam’a davet ettiğini söyledi.
Sünnete sahip çıkmalıyız
Sempozyumun panel kısmı ise İlahiyatçı Dr. Halil İbrahim Kutlay başkanlığında başladı.
Hindistan Diyobend Üniversitesi Yüksek Öğretim Müdürü ve Âlimler Cemiyeti Başkanı Prof. Dr. Erşet El- Medeni, ‘Tebliğ ve İlim Yolu ile Yapılan Cihat’ adlı bir sunum gerçekleştirdi. Sahabedeki Resul sevgisini anlatan El- Medeni, 21. yüzyıl Müslümanlarının da aynı sevgiyi göstermesi gerektiğini ifade etti. Hz. Peygamber’in sünnetini baş tacı etmemiz gerektiğini belirten Medeni, “Günümüz davetçisi, anlattığı değerlere hem inanmalı hem de bu değerleri yaşamalıdır” dedi.
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nebi Bozkurt ise ‘Peygamberi Doğru Anlamak’ adlı sunumunda, günümüz bazı hadis kitaplarındaki hataları dile getirdi. Bozkurt, bu hataların ve yanlış anlamların, yazarların hadis metodolojisini bilmemesinden kaynaklandığını belirtti. Programda Hamdi Aslan da kısa bir konuşma yaparak Hz. Peygamberi anlamanın öneminde söz etti. İki bölüm halinde organize edilen panelin ikinci bölümü ise bugün yine Eminönü Halk Eğitim Müdürlüğü Konferans Salonu’nda saat 1000’da başlayacak. Dr Şerafettin Kalay’ın oturum başkanlığı yatığı birinci bölüme panelist olarak Ahmet Yaşar, Doç. Dr. Selahattin Yıldırım ve Dr. Ebubekir Sefil katılacaklar. 14:00’da başlayacak olan ikinci oturumu başkanlığını Dr. Halil İbrahim Kutlay yaparken, Prof. Lütfü Kazancı ve Prof. Nurettin Itır panelist olarak katılacak.
————————————————–
II: ASR-I SAADET SEMPOZYUMU
Beri gel serseri yol, O’nun ümmetinden ol
Asr-ı Saadet Sempozyumu
Anadolu Gençlik Derneği İstanbul İl Başkanlığı tarafından düzenlenen 2. Uluslararası Asr-ı Saadet Sempozyumu İstanbul’da başladı. Sempozyumda konuşan AGD Başkanı İlyas Töngüş “İnsanlık, herkesin huzurlu ve barış içinde yaşayabileceği bir dünyayı özlüyor. Bunun yolu da Peygamberin yolundan geçiyor” dedi.
Alemlere rahmet
İslâm Hukuku Profesörü Vehbi Zuhayli ise “İslâm dünyasının ekonomik, askeri ve kültürel açıdan ciddi bir saldırıyla karşı karşıya bulunduğunu hatırlatarak, “Ancak izzet ve şeref her zaman İslâm’da olacaktır” dedi. Diyanet İşleri eski Başkanı Lütfi Doğan ise, insanlığın, Efendimizin (s.a.v.) dünyaya gelişi ile hayat bulduğunu söyledi. Millî Görüş Lideri Erbakan’ın mesajı, salonda bulunanlar tarafından uzun süre alkışlandı.
MEHMET BAYDEMİR / İSTANBUL
‘Sünneti İhya Yılı’ çerçevesinde düzenlenen ‘2’nci Uluslararası Asr-ı Saadet Sempozyumu’ Eminönü Halk Eğitim Merkezi’nde başladı. Anadolu Gençlik Derneği (AGD) İstanbul İl Başkanlığı tarafından düzenlenen programa yurt içinden ve dışından birçok akademisyen katılırken, programda konuşanlar sünnetin önemini ve yeniden hayatımızda hâkim kılınarak diriltilmesi gerektiğini vurguladı.
Mısır Radyo ve Televizyon Resmi Kari Muhammet Ali Taruti’nin okuduğu Kur’an-ı Kerim tilavetiyle başlayan sempozyumda ilk olarak Efendimizin (s.a.v.) hayatını anlatan bir sinevizyon gösterisi yapıldı.
Sinevizyonda fitneden yararlanan batılıların İslam coğrafyasına kan ve gözyaşı getirdiği belirtilerek, yeniden Efendimizin (s.a.v) sünnetine sarılarak kurtulmamız gerektiği ifade edildi. Programa Dr. Halil İbrahim Kutluay, Emin Saraç Hocaefendi, Devlet Eski Bakanı Hasan Aksay iştirak etti. Bunun yanı sıra, İngiltere Müslüman Kardeşler Derneği’nden gençler de sempozyumda yer aldı.
O, ilahi yollara götüren bir nur
Sempozyumda konuşan AGD Genel Başkanı İlyas Töngüş, “İnsanlık, her zaman herkesin mutlu, huzurlu ve barış içinde bir arada yaşayabileceği bir dünyayı özlemektedir. Bunun için de çeşitli ideolojiler peşinde koşmuş fakat bir türlü istediğini bulamamıştır. İşte bu sebeple Allah insanlara peygamberler göndermiştir ve bu peygamberlerin sonuncusu da Hz Muhammed (sav)’dir. O, cahiliye yolu üzerinde bulunan insanları ilahi bir yola yöneltmek üzere gelmiştir. Cahiliye toplumu, içki, zina, adam öldürme ve bitmeyen savaşların hüküm sürdüğü bir toplumdu. Peygamberimiz (sav), böylesi bir topluma gelerek tüm bu olumsuzlukları kardeşliğe ve dayanışmaya çevirdi. Şirki terk ettirerek insanları ilahi yollara yöneltti. Bu, Peygamberin (sav) uyguladığı sevgi, şefkat ve merhamet metodunun tezahürüdür. Bizler de bu yılı ‘Sünneti ihya yılı’ olarak ilan edip, bu vesile ile gençlerimizi peygamberin yoluna yöneltmeye çalışıyoruz” dedi.
Kur’ân ve Sünnet O’nun emanetleri
AGD İstanbul İl Başkanı Fuat Günday ise, “Beşeri ilişkilere ve uluslar arası diplomatik ilişkilere ancak sünnete dayanılarak güzel bir içerik kazandırılabilir. Sünneti koşullar ne olursa olsun hayatın kendisinden ayırmak gibi bir durum söz konusu olamaz. Her konuda bizim imamımız ve önderimiz Peygamber Efendimiz (sav)’dir. O, her konuda görevini hakkıyla yerine getirmiş ve İslam dini kemale ermiştir. Bilindiği gibi İslam dininin iki ana kaynağı vardır: Bunlardan biri Kur’an-ı Kerim, diğeri ise Peygamberimizin (sav) sünnetidir. Kur’an-ı Kerim yüce Allahın Cebrail vasıtasıyla son Peygamber Hz Muhammed (sav)’e göndermiş olduğu ilahi kelamdır ve ilk indiği günden bugüne hiç değişmeden gelmiştir” şeklinde konuştu.
Çeyrek yüz yılda en büyük medeniyet kuruldu
İslam Hukuku Profesörü Vehbi Zuhayli ise, “Peygamber Efendimizin (sav) gelişi, Hak’kın Batıl’a galip gelmesinin açık bir tezahürüdür. Bu tezahür cahiliye döneminde yok olmaya yüz tutmuş güzel değerlerin hayata yeniden hâkim olmalarıyla belirmiştir. Peygamber bir hadisinde, ‘Yeryüzü bana gösterildi. Yeryüzünün doğusuna da, batısına da İslam ulaşacaktır’ dedi. Peygamber Efendimiz (sav) Mekke’de imanı yeşertti, Medine de ise İslam medeniyetini kurdu. Çeyrek asırda nasıl bir medeniyet kurulur? İşte Hz Peygamber bunu ortaya koymuştur. Peygamberimiz ve onun sahabesi Hakkı gerçek anlamda savundu, Allah da onların eliyle bu mucizeyi gerçekleştirdi. Peygamber efendimiz diğer bütün ümmetlere şahit olacaktır kıyamette. O cennetle müjdeleyen, cehennemle uyarandır. O tevhidi ilan edendir. O aydınlatıcı nurlu bir kandil gibidir” ifadelerini kullandı.
İslam dünyası saldırılarla karşı karşıya
Zuhayli, İslam dünyasının ekonomik, askeri ve kültürel açıdan ciddi bir saldırıyla karşı karşıya olduğunu da kaydederek, “Efendimize (sav) karşı çirkin saldırılar yapılmıştır ve yapılıyor. Fakat onların hesapları ters tepmiş, kalbinde en ufak bir iman olan herkesin tek yumruk olmasını sağlamıştır. Bizler İslami kimliğimizi hiçbir zaman kaybetmeyeceğiz. İzzet ve şeref her zaman İslam’da olacaktır” dedi.
O, âlemlere rahmet olarak gönderildi
Diyanet İşleri Eski Başkanı Lütfü Doğan da, insanlığın Efendimiz (sav)’in dünyaya gelişi ile hayat bulduğunu ifade ederek, “Geçmişte insanların çoğu peygamberlerin yolunu terk etti. Bunun üzerine Allah âlemlere rahmet olarak son Peygamber Hz Muhammed (sav)’i gönderdi. Bu konu oldukça önemlidir. Bizler tüm peygamberlere inanmakla beraber, son peygamberin Hz Muhammed (sav) olduğunu ve son hak kitabın da Kur’an-ı Kerim olduğunu kabul eder ve bu gerçeğe göre yaşarız” değerlendirmesinde bulundu.
Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan ve Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan’ın göndermiş oldukları mesaj ise, salonda bulunanlar tarafından uzun süre alkışlandı.
Öte yandan sempozyumun bugünkü bölümü Doç. Dr. Selahaddin Yıldırım başkanlığında başlayacak. Yıldırım’ın yöneteceği oturuma Prof. Dr. Nebi Bozkurt, Yrd. Doç. Nimetullah Akın, Prof. Dr. Vehbe Zuhayli ve Yrd. Doç. Dr. Abdusselam Arı katılacak. ‘2’nci Uluslararası Asr-ı Saadet Sempozyumu’nun son oturumu ise Dr. Ahmet Fedaioğlu başkanlığında; Prof. Dr. Ahmet Assal, Prof. Dr. Hamdi Döndüren, Prof. Dr. Hüsameddin Farfur ve Dr. Şerafettin Kalay gerçekleşecek.
4 comments 25 Nisan 2007
3. uluslararası asr-ı SAADET sempozyumu
anadolu gençlik derneği istanbul şubesinden
uluslararası asr-ı SAADET sempozyumunun 3. sü
Add comment 25 Nisan 2007
Yeni Osmanlıcılık
Yeni Osmanlıcılık
“Yeni Osmanlıcılık”ın kitapta yeri var mı?
Kenan Çamurcu / kenan.camurcu@fikritakip.com
Türkiyede siyasal akımları inceleyen tüm araştırmalar, geleneği bulunan üç ana damardan sözederler: İslamcılık, Milliyetçilik, Batıcılık. Yirminci yüzyılın başlarında, henüz imparatorluklar çağının sürdüğü dönemde kuşkusuz bu akımların hem muhtevaları bugünden çok farklı, hem de bu akımların içinde yer almış isimler günümüzdeki profillerden hayli farklıdır. Konuyla ilgili araştırmalara bakıldığında kimi isimlerin bu akımlardan herhangi birinde olduğunu görmenin şaşırtıcı gelmesinin önemli nedeni, hep sözkonusu akımların bugünkü anlamlarını geriye doğru yürütüyor olmamızdır.
Sözgelimi bugün “Yeni Osmanlıcılık” olarak boy gösteren fikrin, Büyük Ortadoğu Projesi ile kurduğu politik bağlara ve bu projeye Osmanlı bağlamını yakıştırmasına bakınca onu hangi ana damarın içine yerleştirebileceğimize karar vermekte güçlük çekebiliriz. ABD öncülüğündeki Batı ile olan içiçeliğine bakınca safkan bir Batıcı akım olduğunu söyleyebilir, Ortadoğu ve İslam dünyasının diğer bölgelerindeki sorunlara duyduğu ilgiye bakarak İslamcılık kırması bir akım olabileceğinden sözedebilir, Türkiyenin özellikle Ortadoğu ve onun daha Doğusuna yönelik hegemoni geliştirmesine dair yaklaşımlarına bakınca da tartışmasız milliyetçi bir fikir olduğunu düşünebiliriz.
“Yeni Osmanlıcılık”ı tartışma konusu yapmamızın haklı sebebi, AKP hükümetinde dış politikaya damgasını vurmuş olması ve Bush yönetimiyle stratejik ittifak koruması altında Türkiyeyi sonu belirsiz maceralara sürüklemiş bulunmasıdır. AKPnin 2002de başlayan kibirli iktidarına ilişmeden önce bir fikir olarak varlığını sürdüren bu yaklaşım, fikir halinde kalmaya devam etseydi belki dönüp bakmak bile gerekmeyebilirdi. Fakat hikmetinden sual olunmaz kudretteki bir iktidar döneminde, tartışmaya kapalı bir sevk ve idare usülüyle ülkenin dış politikasında dizginleri ele geçirince, başka pek çok güç merkezinin reflekslerini ayaklandırması gibi, pekçok kişinin duyarlılığının da sinir uçlarına dokunmuş oldu.
Bu hissiyat, kuşkusuz ortalama vatanseverin göstereceği ilk tepkidir ve Türkiyenin BOP dairesinde akıl almaz roller için yüklenici olmasına kadar varan sapmanın, “Yeni Osmanlıcılık” adıyla da olsa İslamcılık hesabına yazılmasına itiraz etmek gerekir.
“Yeni Osmanlıcılık”ın, İslamcılığın başlangıç dayanaklarına benzettiği çıkış analizlerinde cumhuriyet Türkiyesi´nin nevzuhur ve köksüz bir devlet olmadığı, öyleyse üzerinde bin yıldır Müslüman milletlerin yaşadığı anadolu topraklarının tarihsel, kültürel ve stratejik mirasına yaslanmak gerektiği düşüncesi esaslı yer tutuyor gibi görünüyor. Buradan bakıldığında nevzuhur ve köksüz bir akım olarak “Yeni Osmanlıcılık”, İslamcılık tarihini sadece meşruiyet krizini gidermek için kullanıyor, bu geçmişi kendisi için tarih oluşturmada istihdam ediyor. Bu nedenledir ki, laik elitler tarafından İslamcılıkla suçlandığında İslamcılık tarihiyle bağını o anda kesiveriyor, BOP menfaatlerine hizmet üretmekle itham edildiğinde ise İslamcılık bağından söz ederek argüman üstüne argümanla vicdanları dövüyor.
Fakat herşeye karşın “Yeni Osmanlıcılık”ın çözemediği temel sorun, benzeri fikirleri daha önce güçlü bir politik dille savunmuş Erbakanın neden bugünkü sonuçlardan çok farklı neticelere varmış olduğudur.
Türkiyeyi Ortadoğunun ve hatta İslam dünyasının merkezine yerleştiren Erbakanın fikirleriyle, aynı şeyi savunan “Yeni Osmanlıcılık” birbirine benzememek bir yana, neden birbirinden apayrı siyasal ve uluslararası sonuçlar doğuruyor?
Erbakan, Türkiyeyi İslam dünyasının merkezine oturttuğunda buna tepki göstermek bir yana, aksine bu anlayışı saygıyla selamlayan liderler ve milletler, “Yeni Osmanlıcılık” aynı şeyi yaptığında neden tedirgin oluyor ve kutuplaşmanın bir yerinde yeralmaya ihtiyaç hissediyorlar?
Bu sorunun ilk cevabı, Erbakanın Türkiyeyi büyük İslam ailesinin bir parçası görmesi ve ülkenin gücü ve enerjisini bu ailenin hukukunu savunmak için seferber etmek istemesi; buna karşılık “Yeni Osmanlıcılık”ın, büyük İslam ailesinin Türkiye için seferber olmasını beklemesi ve elindeki imkan ve kabiliyetleri, bu tanımlanmış jeopolitiğin gerçekleşmesi yolunda harcamasını istemesidir.
Bu, yıllar önce İmam Humeyninin sorduğu soruya benzer bir durumda olduğumuzu işaret ediyor: İranı mı İslam için istiyoruz, yoksa İslamı mı İran için?
Erbakan, Ortadoğuya ve İslam dünyasına hegemonik değil, kardeşçe ve eşitler arasında birinci olmayı teklif ederken, “Yeni Osmanlıcılık” aynı dünyaya hegemonik bir anlayışla bakıyor ve dayattığı hiyerarşinin kabul edilmek zorunda olduğunu iddia ediyor.
“Yeni Osmanlıcılık”ın 5 yıllık iktidarı boyunca Ortadoğuda kuşku ve tepkiyle karşılanmasını hazmedemeyen doktrin sahiplerinin soluğu Sünnicilikte almaları ve “yükselen Şii jeopolitiğine karşı Sünni blok” tezleri geliştirmeleri biraz da umduklarını bulamamanın öfkesiyle olsa gerektir.
Ortadoğu, Erbakanın yaklaşımlarına nasıl kucak açtıysa, “Yeni Osmanlıcılık”ı da o oranda itmiş, bünyeye aykırı bulmuştur.
Dünyanın hiçbir gücü Erbakanı ABDnin Ortadoğuya nizam verme projeleri içine dahil edemedi, edemezdi. Fakat “Yeni Osmanlıcılık”, sağ/muhafazakar tavrın en alt düzeylerinden süzülüp gelen bir refleksle, dayanılmaz iktidar tutkusunu doyurmak için kendini kolayca Genişletilmiş Ortadoğu Projesinin kucağına atıverdi.
Bu sebeple “Yeni Osmanlıcılık”ın Ortadoğuda tutunması da asla mümkün olmadı. AKP iktidarından uzaklaştığında böyle bir fikrin bir zamanlar iktidar olduğu hatırlanmayacak bile.
“Yeni Osmanlıcılık”, Bush hükümetinin “yeni muhafazakarlık”ından pek de farkı bulunmayan bir deneme olarak tarihin kayıtlarında yerini aldı ve günün birinde Türkiyenin başına ne gaileler açtığı ortaya ayrıntılarıyla dökülecek. Ne tarihsel İslamcılık, ne Batıcılık, ne de milliyetçilik bakımından “Yeni Osmanlıcılık”ın kitapta yeri var mı?
1 comment 25 Nisan 2007
Tarihi laikleştirmek
Tarihi laikleştirmek
D. Mehmet Doğan / mehmetdogan@anadolugenclik.com.tr
Türkiye Büyük Millet Meclisi, 90. yılına yaklaşıyor. Artık, 23 Nisan 1920yi gören çok az kimse kaldı. O yıl doğanların çoğu da hayatta değildir. Türkiye neredeyse 80 yıldır 23 Nisanı “Milli hâkimiyet ve Çocuk Bayramı” olarak kutluyor.
Bu “bayram” her ne kadar “çocuk bayramı” olarak kutlanıyorsa da temelde siyasî muhtevalı bir bayramdır. Çocuklara eski kötü yönetimin yerine yeni iyi rejimin benimsetilmesi, sevdirilmesi esas alınmıştır. Şöyle bir hatırlarsak, eskiden padişah ve onun adamları ülkeyi idare ediyorlardı. Bu keyfi ve zorbaca bir idare idi. Müstebit padişahların sözleri kanundu. Herkes onlara itirazsız uymak zorundaydı; uymayan hayatını kaybederdi. Padişahlar kendi menfaatleri için ülkeyi yabancılara peşkeş çekmişlerdi. Halbuki cumhuriyetten sonra halk kendini yönetiyor, seçiyor, seçiliyor. Hatta kadınlar bile seçimlere girebiliyor. Eskiden bağımlıydık, şimdi bağımsızız vs. vs…
Burada dikkat edilirse, mevcut rejimin aklanması, eski yönetimin karalanmasına dayandırılmaktadır. Yeni rejim, eski yönetimi/rejimi kötülümeden aklanamamaktadır, yüceltilememektedir.
Bu bayramın ilk defa kutlandığı 1930lar Türkiyesini dikkat alırsanız, bu kıyaslamaların nasıl temelsiz olduğunu görmeniz güç olmaz. Cumhuriyetten sonra halk gerçekten kendisini yönetebilmiş midir? Türkiyede serbest seçimler yapılabilmiş ve halk istediğini seçebilmiş midir? Erkeklerin seçme seçilme hakkı sözkonusu mudur ki kadınlar seçip seçilebilmiştir? Hâkimiyet-i milliye (ve çocuk) Bayramının ilk kutlandığı dönemlerde hâkimiyet gerçekten millette mi idi? Yoksa bir zümre iktidarı mı sözkonusu idi?
Bu sorulara cevap vermeyi halen üniversitelerde “inkılap tarihi” dersleri okutmaya devam eden hocalara bırakıyoruz. En iyisini tabiiki onlar bilirler! (Maaşallah sayıları da bir hayli kalabalıktır, bu hocaların. Çünkü üniversitelerde inkılap tarihi enstitüsü kurmak mecburidir.)
Bu değerli hocaların aşağıda ifade edeceğimiz konuları da çok iyi bildiklerinden şahsen benim hiç şüphem yoktur:
1. Türkiye, 23 Nisan 1920de nasıl bir yönetime sahipti? Padişah 6. Mehmed mutlak bir hükümdar mıydı, yoksa meşruti bir yönetimin devlet reisi mi idi? Osmanlı Devletinin bir anayasası var mı idi?
2. Osmanlı Devleti´nin son Meclisine Mustafa Kemal Paşa da seçilmiş miydi? Yani Ankarada Meclis toplanmadan önce istanbulda bir parlamento var mıydı?
3. İstanbuldaki parlamento Ankarada daha sonra toplanan, Büyük Millet Meclisinin1 savunduğu Misak-ı Millî ilkelerini ortaya atmış ve kabul etmemiş miydi?
4. Mustafa Kemal Paşa, Samsuna gizlice ve herkesi kandırarak mı çıkmıştı?
5. Ankaradaki ilk Meclis açılırken İstanbul´daki Padişah Halifeye nasıl bir tavır takınılmıştı?
6. Bugün Kurtuluş Savaşı müzesi olan ilk Meclis binasının toplantı salonunda Mustafa Kemalin vecizeleri mi asılıydı, yoksa bir âyet-i kerime mi?
7. İlk Meclis, laiklik üzerine yemin ile mi açılmıştı? Açılışta ne üzerine yemin edilmişti? Onu bir tarafa bırakalım, Meclis kürsüsünün üstünde ne vardı?2
Hocalar bu konular üzerinde düşünürler mi? Düşünür ve gerçekleri anlatmaya başlarlarsa, yani “laikleştirilmiş Millî Mücadele tarihi”nin dışına çıkarlarsa, “fikri hür vicdanı hür” kişiler olarak işlerine devam edebilirler mi? Laikleştirilmiş tarih yerine gerçek tarihi anlatmanın, öğretmenin onurunu taşımak için hayatını ortaya koyan kaç inkılâp tarihçisi, kaç ilim adamı ortaya çıkabilir?
(1) Meclis açıldığında adı “Büyük Millet Meclisi” idi. “Türkiye” isme sonradan eklendi.
(2) Büyük Millet Meclisin açıldığı gün, kürsünün üstüne, Hacıbayram Camiinden getirelen Sancak-ı Şerif ve “Lihye-i Saadet” yani Peygamberimizin sakalının teli dualarla konulmuştu.
Add comment 25 Nisan 2007
Ahlakın kaynağı Allahtır
Ahlakın kaynağı Allahtır
Tarık Yılmaz Bekler / tarikyilmazbekler@anadolugenclik.com.tr
Ahlak imanın aksesuarıdır. Aksesuar nasıl ki üzerinde durduğu eşyayı güzelleştirir ve tamamlarsa ahlak da insanı güzelleştirir ve tamamlar.
Peygamberimiz; “Güzel ahlak gencin süsüdür” buyuruyor. Gençlerimiz saçlarını jölelemekle, marka elbiseler giymekle, modayı takip etmekle güzelleşeceklerini sanıyorlarsa yanılıyorlar. Ahlak ihtiyara da yakışır, kadına da yakışır, erkeğe de yakışır ama en çok gence yakışır. Gençliği güzel ahlaka sahip bir milletin kendisi de ahlaklı demektir. Çünkü armut altına düşer.
“Edep imanın yıldızıdır.” Yıldızlar gecenin karanlığında nasıl parlar ve kendini gösterirse, edebli genç de o şekilde belli olur. Farkı hemen fark edilir. Oturuşuyla, yürüyüşüyle, konuşması ve susmasıyla, edebi ve hayâsıyla fark edilir. Ahlaksızlık toplumsal bir hastalıktır.
Bu hastalığın sirayet ettiği toplumlar içten içe çürüyen ağaçlara benzer. Ancak ağaç yıkıldığı zaman çürüdüğü anlaşılır. O zaman geldiğinde ise iş işten geçmiş olur. Gençliğimizin ahlaki çöküntüsünü konuştuğumuz bu günlerde şu soruyu sormamız gerekiyor: Halkımız müslüman olduğu, elimizin altında Kur´an gibi bir kitap, sünnet gibi bir rehber bulunduğu halde, gençliğimiz nasıl bu hale geldi? Bunun sebebi gençliğe uygulanan seküler ve batı tarzı ahlak eğitimidir. Sorumlusu da İslam ahlakını Müslümanların çocuklarından esirgeyen yöneticiler, eğitimciler, siyasiler ve ebeveynlerdir.
Modern hayat ahlaksızdır
Bugün uygulanan eğitim anlayışında çocuklarımıza beşin dörtten daha büyük olduğu öğretiliyor, ama helal birin haram beşten daha büyük olduğu öğretilmiyor.
Gençliğe kazanması için her yolun geçerli olduğu öğretiliyor ama “insan için sadece çalıştığının karşılığı vardır” ilahi düsturu öğretilmiyor. “Hep daha fazlasını iste” sloganı öğretiliyor ama “en büyük zenginlik kanaattir” anlayışı öğretilmiyor. “Hayatını yaşa” diyerek heva ve hevesimizin istediği her şeyi yapmak teşvik edilirken, “Ey iman eden erkekler ve iman eden kadınlar, iffetinizi koruyunuz.” İlahi emri öğretilmiyor. Flört etmek teşvik edilirken ve serbest bırakılırken “nikahta keramet vardır” anlayışı yadırganıyor. “Haya imandandır” sözü Peygamberimize ait olmasına rağmen, hayasından dolayı yüzü kızaran gençler ayıplanıyor. AB uyum sürecinde zina suç olmaktan çıkarılıp aile parçalanırken bu durumun neslin bozulmasına sebep olacağını söyleyen idareci ve siyasiler irtica ile suçlanıyor.
Gelinen nokta ortada; tecavüz, hırsızlık, şiddet, erotizm, kapkaç, yolsuzluk, rüşvet, adam kayırma… Bunları biz mi yaşıyoruz Ya Rabbi! Bundan bir asır önce bu topraklarda yaşayan iffet, namus, haya, doğruluk, dürüstlük, mertlik, helal rızk gibi erdemler nereye gitti!..
Ne ektiysek onu biçiyoruz. Aynı sebepler aynı sonuçları doğurur. Suçlu bu toprağa atılan tohumu ve tohuma verilen suyu değiştirenlerdir.
Batı medeniyetinin ahlaki anlayışında “İnsanlar ne der?” kaygısı vardır. Yani ahlaki yükümlülüğün kaynağı toplumdur. Toplum yaptığınız bir davranışı onaylıyorsa o davranış ahlakidir. Eğer toplum onaylamıyorsa bu davranış ahlaki değildir. Toplum çok kötü bir davranışı artık ahlaksızlık saymıyor ve yadırgamıyorsa bu davranış ahlaki kabul ediliyor. Bu şu manaya geliyor: Toplum yapmış olduğunuz davranışı yadırgamıyorsa, yap yapabildiğini.
İnsanı yaratan Allahtır. Eser, müessirinden bağımsız düşünülemez. İnsanı yaratan Allah nasıl güzel yaşanacağının ilkelerini de koymuştur. Sınırlı, aciz ve yetersiz olan insanın objektif bir ahlak değerleri ortaya koyması mümkün değildir. İslam insanlığın değişmez değerlerinin öbür adıdır. Allahın bildirdiği ahlaki değerler tüm insanlık için en uygun olan ahlak kurallarıdır.
İnsanoğlunun nasıl daha güzel yaşayacağını Allahtan daha iyi kim bilebilir? Allah kullarının uyması gereken ahlaki ilkeleri hep peygamberler eliyle ve diliyle insanoğluna bildirmiştir. Beşeri ideolojiler ise Allahın bildirdiği ahlaki ilkeleri yeryüzünden kaldırmaya çalışmışlardır. Heva ve heveslerini bayraklaştıranlar, şeytanın ihtiraslarının esiri ve kölesi olanlar, Allahın ahlakıyla ahlaklanmış insanlardan hoşlanmazlar. Beşeri ideolojiler toplumu bilinçli olarak ahlaksızlaştırırlar. Çünkü toplum ne kadar çok ahlaksızlaşırsa, o kadar çok taraftar kazanırlar. Bu yüzden ahlaka değil, ahlaksızlığa yatırım yaparlar.
İslam ahlakı hiçbir ideolojinin, hiçbir manifestonun, hiçbir araştırmanın, hiçbir sosyal tezin çözemediği ahlaki problemleri çözebileceğini tarih boyunca ispat etmiştir. İslam cahiliye devri insanlarına kuşak değiştirmeden aynı insanlar eliyle Asr-ı Saadeti yaşatmıştır. İslami ahlak insan fıtratı ile tam bir mutabakat içindedir çünkü fıtratın kaynağı ile vahyin kaynağı aynıdır.
Ahlaki sorumluluklarımız
Türkiyede toplumun ahlaklanmasını kendine dert edinen insanlar, cemaatler, partiler, vakıflar dernekler var. Ancak bu kuruluşlar ve topluluklar yaşanan ahlak erozyonunun önüne geçemiyorlar. İşte tam burada şu soruyu sormamız gerekiyor: Neden başarılı olamıyorlar? Cevabı bizi rahatsız etse de, hoşumuza gitmese de konuşmamız, yazmamız gerekiyor: Çünkü kendilerinde de ahlaki zafiyetler var. Maalesef dört başı mamur bir ahlaka sahip değiliz. Bu sebeple de, toplumun gidişatını, kötülükten iyiliğe, zararlıdan faydalıya, çirkinlikten güzelliğe, ahlaksızlıktan güzel ahlaka dönüştüremiyoruz. Aynı sebepten dolayı Allahın yardımına da mahzar olamıyoruz.
Dört başı mamur bir ahlaka sahip olmayan bir cemaat, parti, vakıf, dernek, topluluk adam kazanamaz, kazandığı adamla da vaat edilen rahmet medeniyetini kuramaz. Çünkü ahlaki olmayan bir hareketin başarı şansı yoktur.
Toplumsal değişimin ön şartı bireysel değişimdir. Bu toplumun ahlaklanmasını istiyorsak işe kendimizden başlamamız lazım. Önce kendimizin güzel ahlak sahibi olmamız gerekmektedir. Kuran-ı Kerim “Fertler kendilerini değiştirmedikçe, Allah da onlar hakkındaki hükmünü değiştirmeyecektir.” buyuruyor. (Rad/11)
En büyük ahlaki çöküntü nemelazımcılıktır. Sen “bana ne” dersen, öteki “bana ne” derse bu toplumu kim uyaracak, kim düzeltecek. Din nasihat değil midir? İnsanlara nasihatten geri duranlar kendilerine de nasihat edilmesini istemeyenlerdir. Nemelazımcılık, sorumsuzluk mikroplarının en amansızıdır. Topluma bulaştığı zaman kısa sürede o toplumu ahlaki felce uğratır. Bugün de böyle olmuştur zaten…
Nemelazımcılık mikrobunun ilacı “iyiliği özendirme, kötülükten sakındırmadır.” Kur´anda ki adıyla; “emri bil maruf nehyi anil münker” dir. Bir toplumun içinde, iyiliği emreden, kötülükten sakındıran bir topluluk kalmamışsa, bu durum o toplumun intiharıdır.
Bir toplumun en dinamik, en aktif, en canlı katmanını ahlaksızlar oluşturuyorsa o toplumda ahlaksızlık yayılır. Çünkü ahlaksızlık bulaşıcıdır. Sana da bulaşır. Bir toplumun en canlı, en gayretli katmanını ahlaklılar oluşturuyorsa, o toplumda ahlak yaygınlaşın. Çünkü ahlak da bulaşıcıdır.
Siz iyiyi, güzeli ve ahlakı temsil edenler! Çevrenize renginizi veremiyorsanız, çevreniz bir gün rengini size dayatacaktır. Sizdeki güzelliklerin, sizdeki ahlakın başkaları tarafından da paylaşılmasını istiyorsanız sosyal olun. İnsanlar sizdeki güzellikleri ancak sizinle diyalog halinde oldukları zaman tanıyabilirler. İyilikleri ve güzellikleri almak ve vermek hususunda etken ve edilgen olunuz. Hem alınız, hem veriniz. Kötülükleri ve çirkinlikleri almak ve vermek hususunda, yalıtkan olunuz. Ne alınız, ne veriniz.
En güzel örnek: Hz. Muhammed (sav)
Ahlaki davranışların mükemmelleştiği zat Peygamberimizdir. Peygamberimizin güzel ahlakının pratik hayata geçirilmiş şekline sünnet denir. Peygamberimizin güzel ahlakı; edebi, vakarı, tevazusu, nezaketi, doğruluğu, dürüstlüğü, temizliği, iffeti, cesareti, Allah için sevmesi Allah için buğzetmesi, sadakati, vefası, Onun tebliğ çalışmalarında en büyük yardımcısı olmuştur. Unutmamak gerekir ki, Peygamberimiz henüz müslüman olmadan önce de Muhammed-ül Emindi. Bugün Rasulüllahın izinde yürüdüğünü iddia edenlerin evvela Peygamberimizin ahlakına sahip olmaları gerekir. Onun bıraktığı mesajı diriltmek isteyenlerin Onun bıraktığı ahlakı mutlaka kuşanması gerekir. Peygamberinin bıraktığı mirasın ahlaki bekçileri olmaları gerekir. Peygamberimiz “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” buyuruyor. Kuran-ı Kerim Peygamberimizin ahlakı için: “Muhakkak ki sen muhteşem bir ahlak sahibisin” (Kalem,4) buyuruyor.
Modern insanın artık şunu kabul etmesi lazım: “İslamsız saadet olmaz.” N. Fazılın lisanıyla haykıralım: “Rehberim, önderim, liderim, Peygamberim. Sana uymayan ölçü, hayat olsa teperim…”
Add comment 25 Nisan 2007















