Archive for Şubat, 2007

bugün 28 şubat!

başımızı ellerimize koyup düşünme vakti şimdi.
buyrun agd de yayınlanan yazılarımıza göz atın…

Add comment 28 Şubat 2007

Çek elini artık örtümden!

Çek elini artık örtümden!
Ayfer Karaarslan / ayferkaraarslan@anadolugenclik.com.tr

İnsanlar inancından dolayı niçin hep horlanır? İstediği gibi giyinmek, yaşamak başkalarının olduğu kadar onun da hakkı değil midir? Yıllardır çektirilen bu çilenin nedeni nedir? Yetmedi mi yaptırılanlar, yapılanlar? Kirli elleri başörtülerin üzerinden çekmenin vakti gelmedi mi? 28 Şubat savaşçılarının bile çoğu yaşlandı. Geleceğe umutla bakan yüz binlerce genç hayallerini okul ve üniversite kapılarında bıraktı. Emekler boşa çıktı. Eğitimler ya başlamadan bitti ya da yarıda kaldı. Direnenler fişlendi, haklarında soruşturma açıldı. Birçoğu hapsedildi. Hatta idam cezasıyla yargılananlar oldu. Onların zafer olarak nitelendirdiği talihsizlik, kafalardaki başörtülerin bir kısmını çıkardı. Ancak beyinlerdeki, gönüllerdeki başörtüleri bir türlü silip atamadı.

Rektörler! İlk hedef başörtüsü
28 Şubat maalesef birçok önemli olayın dönüm noktası oldu. Hedefler kati suretle çizilmişti. En tehlikeli gidişat irtica olarak görünüyordu. Bunun için önü hemen kesilmeliydi. Ama nasıl? Kafalardaki ampuller başörtüsünü işaret ediyordu. Çünkü 1950lerden bu yana kırsal kesimden kente göç eden kadınların okuma yazma oranları yükseliyordu. Bu oranın içinde başörtülü olanların sayısı da hayli fazlaydı. Ya eğitim ya başörtüsü sorunu İmam Hatip liselerinde bulunmadığı için genellikle örtülü bayanlar bu okulları tercih ediyordu. ÖSS-ÖYSdeki başarıları da artınca büyük illerdeki bazı okullar talep nedeniyle birkaç şube açmak zorunda kalıyorlardı. Üstelik yükseköğretim kurumlarında da boy göstermeye başlamışlardı. Hemen duruma el konulmalıydı. Daha önce 12 Mart muhtırası ve 12 Eylül askeri darbesinin yapamadığı yapılmalıydı. Bu yüzden 28 Şubat 1997 tarihinde yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısında topyekün savaş ilan edildi. “Kıyafet Kanununa aykırı olarak ortaya çıkan uygulamalara kesinlikle mani olunmalı” kararının altına imzalar atıldı. Tüm üniversite rektörlerine iletilerek karar uygulamaya konuldu. Kolları sıvayan YÖK Başkanı Kemal Gürüz işe rektörleri başörtülü öğrencileri üniversitelerine almayın uyarısıyla başladı. İÜ Rektörü Kemal Alemdaroğlunun eline de koz geçmişti. Önceleri saç, sakal uzatanları, küpe takanları da arada kaynatırken artık tek başörtüsü ile mücadele verecekti.

“Sahne: 28 Şubat” Kamera motor
Artık film başlamıştı. Alemdaroğlu bilime ara verip başörtüsü yasağına takmıştı kafayı. İrticayı(!) eğitimden uzak tutmak için tam anlamıyla her yol denendi. Yasakçı uygulamalardan yönetim kadrolarındaki öğretim görevlileri de paylarına düşeni aldı. Yetkileri gasbedilen 1 dekan ve 3 bölüm başkanı görevinden uzaklaştırılan ilk mağdurlardan oldu.
Şaşırtıcı ataklar için yöntemde değişikliğe gidilmeliydi. Alemdaroğlu işkence diğer adı ile ikna odaları kurdurdu. Hitler faşizmini andıran bu psikolojik baskı ile hesaba çekilen öğrencilerden bir kısmı fazla direnemedi.
Aralık 98de toplanan YÖK Yürütme Kurulu, ÖSYMnin yükseköğretim kurumlarına öğrenci alımıyla ilgili yaptığı bütün sınavların başvurularında “başörtüsüz fotoğraf” koşulunu getirdi. Ayrıca LES, TUS ve YÖS de de bu şart geçerliydi. Sınırlamaların yanı sıra öğrencilerin okuldan atılmasının altyapısı olarak toplu disiplin cezalarının verilmesi gündeme alındı. Böylece 1999 yılında başörtülü öğrencilerin kökü kazınmış olacaktı.

YÖK 98 yılı raporunu sunduğunda sinsi oyunun kurban rakamları da ortaya çıkmış oldu. İşte gurur tabloları:
Kılık- kıyafet genelgesine uymadığı gerekçesiyle 101i bir veya iki yarıyıl olmak üzere toplam 637 öğrenci okuldan uzaklaştırıldı. 1579 öğrenciye uyarı, 1017 öğrenciye kınama cezası verildi. 1006 öğrenci hakkında soruşturma açıldı. Disiplin yönetmeliğine aykırı davrandığı gerekçesiyle 25 öğretim görevlisi ve idari personel, üniversite öğretim üyeliği mesleğinden veya kamu görevinden çıkarıldı. 91 üniversite görevlisine aylıktan kesme, 140ına kınama, 216sına uyarma ve 9una da kademede ilerleme cezası uygulandı.
Kemal Gürüz başarı sağladığını düşünerek kararttığı hayatlar için şu yanlış cümleyi kurdu: “Türbanlı öğrenciler aydınlatıldı ve aydınlatılmaya devam edilecek.” Galiba Gürüz olayları tersten okumayı seviyordu. Ya da işine öyle geliyordu.
2001 yılına gelindiğinde yasak Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde de uygulanmaya başlamıştı. Üstelik burada ekranlardan tanıdığımız bir isim, Zekeriya Beyaz görev yapıyordu. Onun tutumu da diğerlerinden farklı olmadı. 10 Ocak sabahı yaklaşık 1500 kız öğrenciyi kapıda bir sürpriz bekliyordu. Kampüs girişinde polislerin “ya başınızı açarsınız ya giremezsiniz” engeliyle karşılaştılar. Onlar girmemeyi tercih etti. Başörtülü öğrencilerin direnişine 1100 erkek öğrenci de içeri girmeyerek destek verdi. Böylece arkadaşlarının cezalarına da ortak olmuşlardı.

Sıra İmam Hatiplerde
Tabii ki İmam Hatiplere de sıra gelecekti. Onlara el atmadan başörtülülerin kökünü kazımak mümkün değildi. 2000-2001 öğretim yılından itibaren yasakçı tutum bu nadide okullara da sıçratılmıştı. Pilot okullarda başlatılan uygulama zamanla tüm eğitim yuvalarını sardı. Bazı okullarda öğrenciler aynı üniversiteli ablaları gibi kapı önlerinde bekletildi. Başlarını açmak istemeyen kız öğrencilere ağır disiplin cezaları layık görüldü. YÖK elini attığı her dalı kurutuyordu. İmam Hatip Liselerini bitirme gayreti tüm meslek liselerinin de başını yaktı. Bu okullarda okuyan öğrenciler artık kendi branşları dışında her hangi bir fakülteyi tercih edemeyecekti. Çünkü etmesi halinde yaklaşık 24 puanı yok sayılacaktı. Bu da binlerce kişiden geride koşmak demekti. YÖK katsayı ile yetinecek gibi değildi. Türkçe-Sosyal ve Sosyal puanlarıyla öğrenci alan fakültelere girişi Eşit Ağırlıklı puan türüne çevirdi. Bu da yetmedi. Aslında İlahiyat Fakültelerinin de önü kesilmeliydi. Bunun için bazı İlahiyat Fakülteleri ile yüksek okullarını kaldırdılar. İlahiyat kontenjanlarına da sınırlama getirdiler. Plan başarıyla sonuçlandı. Engellemelerin ardından İmam-Hatiplere talep büyük ölçüde azaldı. 8 yıllık eğitime geçilmeden önce toplam 601 İmam Hatip Lisesi bulunuyordu. Tam 19 bin öğretmen görev yapıyor ve 512 bin öğrenci eğitim görüyordu. 2002-2003 öğretim yılında öğrenci sayısı 65 bine, okul sayısı ise 450ye düşmüştü.

Öğrenci ihracı kaçınılmazdı
İmam Hatiplerin önüne çekilen setler ve üniversitelerde süren başörtüsü baskısı öğrencilerin bir kısmının eğitimlerini yarıda bırakmalarına, bir kısmının travmalarla başlarını açmalarına ve bir kısmının da perukla okullarına devam etmelerine sebep olmuştu. Okuma haklarının böylesine gaddarca ellerinden alınmasına tahammül edemeyen başörtülülerin aklına ilk gelen çıkar yol yurt dışı oldu. Büyük masrafları karşılayabilen aileler çocuklarını Amerika, Avusturya, Kıbrıs, Suriye ve İrandaki fakültelere göndererek eğitimlerini devam ettirmelerini sağladı. Birçoğu ise yardım derneklerinin desteği ile hayal bile edemeyeceği bu okullarda burslu okudu. YÖK yasakları yurt dışına da uzandı. KKTCdeki üniversitelere başörtülü öğrencilere eğitim verilmemesi kararı aldırıldı. Buna rağmen birçok ülkenin kapısı türbanlı öğrencilere ardına kadar açıktı. Şimdi binlerce öğrenci okullarını tamamlamanın yanı sıra birkaç dil öğrenmiş ve kendini geliştirmiş bir şekilde dönüyor ülkemize. Ancak YÖKün diploma denkliği safsatasıyla bazı üniversitelilerin diplomalarını kabul edilmiyor. Onlar da okudukları yere geri dönerek orda çalışmak zorunda kalıyorlar.

Umutlar başka bahara
Göründüğü gibi üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen 28 Şubat sahneden hiç inmedi. Bu zulmü bitireceğini vadeden Başbakan Recep Tayyip Erdoğan henüz başörtülü hanımını T.B.M.M kapısından sokmayı başaramamıştır. 2007 ye girmiş olmamıza rağmen yasakları delme konusunda bir arpa boyu yol kat edemedik. Umutlarımızı yine başka baharlara erteledik. Ancak kaybetmedik.

Add comment 28 Şubat 2007

Milli Görüş kıyamete kadar

Milli Görüş kıyamete kadar
Tarık Yılmaz Bekler / tarikyilmazbekler@anadolugenclik.com.tr

Önce şu soruyu soralım. 28 Şubat post modern darbesini kim yaptı? Suçlu ayağa kalk dediğimiz zaman ayağa kim kalkacak? Kuşkusuz, laikçi zihniyet ayağa kalkacaktır. Laiklikten herkesin anladığı gibi “din ve vicdan özgürlüğünü değil”, laiklikten “din düşmanlığını” anlayan zihniyet suçludur. 28 Şubat darbesini yapanlar din düşmanlarıdır.
İkinci soruyu soralım… 28 Şubat neye karşı yapıldı? Yapanlar laikçi-din düşmanları olduğuna göre hedef İslamdı. Amaç İslami gelişmenin önünü kesmekti. İslami cemaatler ve önderlerin hedef alınması, İslami hizmetleri yapmak için kurulmuş vakıf ve derneklerin kapatılması, İmam-Hatip Okullarının önünün kapatılması, Kur´an kurslarının sayısının azaltılması, Kur´an öğretimine yaş sınırı getirilmesi İslamı referans alan bir partinin kapatılması ve toplumun devasa problemlerine İslami çözümler üreten liderinin yasaklanması din düşmanlığının açık göstergesidir.
Üçüncü soruyu soralım? 28 Şubatta hangi İslami camia hedef alınmıştır? Elbette ki bütün cemaatler, vakıflar ve dernekler zarar görmüş toplumda onulmaz yaralar açılmıştır. Ama en büyük bedeli Milli Görüş hareketi ödemiştir. Neden? Çünkü Milli Görüş mistik bir cemaat değildir. Sadece ahlaki öğretileri olan, dinin iman etmek ve ibadet etmekten ibaret olmadığının bilincinde olan İslamı hayatın bütün alanlarına taşımayı amaç edinen bir harekettir. Onların ifadesi ile siyasal İslamcı bir harekettir.
28 Şubat sürecinde Mili Görüş hareketinin 2 tane partisi kapatılmıştır. Türkiyenin en büyük gençlik teşkilatı olan Milli Gençlik Vakfı kapatılmıştır. Her şeyden öte Türkiye´deki cemaatlerin İslami vakıf ve derneklerin İslami değerlerin hamisi olan güç ekarte edilmiştir. Bugün başörtüsünün öksüz, İmam-Hatiplerin yetim, Kur´an kurslarının sahipsiz olmasının toplumun İslami taleplerinin dile getirilmemesinin sebebi budur.
Bu süreçte laikçi darbecilerin Milli Görüş´ün üzerine gitmesine bakarak Milli Görüş´ü suçlayanlar şunu iyi bilmelidir. Meydanda olana ok atılır, meydana çıkmayana değil. Bu süreçte herkesin sütre gerisine saklandığı, vakfının, derneğinin kapısına kilit vurduğu, sohbetlerini askıya aldığı bir dönemde, Milli Gençlik Vakfının rahmetli genel başkanı, beş bin kişilik salonlarda; “siz bakmayın birilerinin Türkiye şöyledir şöyle kalacak, böyledir böyle kalacak demelerine, Türkiye İslamdır İslam kalacak inşaallah” diye haykırıyordu.
Milli Görüş bu süreçte yaptığı yanlışların değil doğruların bedelini ödemiştir. Hatta herkesin ve her kesimin faturası Milli Görüş´e kesilmiştir. Zikirlerinde kendisini şişleyenlerin, vatandaşın parasını toplayıp yeşil sermaye adı altında çarçur edenlerin, üç beş kişiyi yanına alıp meşrep Kur´anların hatta Fadime ile basılan Müslüm Gündüzün dahi cezası Milli Görüş´e yüklenmiştir.
Milli Görüş´ün uğradığı zararlara bakarak Milli Görüşü suçlayanlar şunu iyi bilsinler: Kar ve zarar analizi bu dünyaya aittir. Din Gününün sahibi olan Allah (c.c), Hesap Gününde hesapları görürken bu dünyanın terazisini kullanmayacaktır. Bu dünyada iken zararda gibi görünenler ahiret yurdunda ödüllendirilecektir. Bu dünyada Müslümanlara karşı yapılan bu müdahaleleri kârla atlattıklarını düşünenler öbür dünyada ne kadar zarar ettiklerini göreceklerdir.
2002 yılında Habertürk TVde Basın Kulübü programına çıkan R.Tayyip Erdoğan Erbakan Hocanın Başbakanlıkta cemaat önderlerine verdiği yemekle alakalı sorulan soruya: “O bir hata idi. Ben başbakan olsaydım böyle bir yemek vermezdim, başbakan olursam da vermem” şeklinde cevap vermişti. Bir hafta sonra aynı programa konuk olan Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan ise aynı soruya şu cevabı vermişti: “O yemek son derece yerinde bir hareketti. Başbakan ben olsaydım bu yemeği düzenlerdim ilerde başbakan olursam da böyle bir yemek vermekten kaçınmam” cevabını vermişti… Aralık ayında bir dergide hangi cemaat hangi partiye oy veriyor diye bir araştırma vardı. Maalesef araştırma cemaatlerin çoğunluğunun Milli Görüş´ün dışındaki partilere oy vereceklerini gösteriyordu. Bu düşündürücü sonuca rağmen biz yine de bu kanaat önderlerini seviyor ve dostumuz kabul ediyoruz.
1997 yılında F. Gülen Hocaefendi Kanal Dye Uğur Dündarın programına çıkarak başbakan Erbakanı eleştirmiş ve istifa etmesi gerektiğini söylemişti. Hocaefendi bu tavrıyla darbecilerle birlikte mevcut hükümete karşı çıkmıştı. Hatta sürecin devamında kurulan Ecevit hükümeti zamanında İslami vakıf ve dernekler hukuksuzca kapatılıp Kur´an kurslarına baskınlar düzenlendiği bir ortamda Hocaefendi kendi camiasını korumak adına Ecevit için dostum ifadesini kullanıyordu. 1999 yılında Hocaefendi´nin bir kaseti medyada gösterilmeye başlandı en çok üzerine giden ise Kanal D televizyonu oldu. Konu TBMM de de sert tartışmalara neden olmuştu. O zaman Fazilet Partisi Genel Başkanı olan Recai Kutan mecliste yaptığı konuşmada “Hocaefendiyi sahipsiz zannetmeyin” diyerek Hocaefendiyi savunan bir konuşma yapmıştı. Bendeniz soruyorum: Hangi tavır İslami?
Ey iman edenler! sabrediniz
Maalesef 28 Şubat sürecinde İslami cemaatler kötü bir sınav vermişlerdir. Topuklarının üzerinde sağlam durmayı, sabretmeyi, sıkıntılara tahammül etmeyi başaramamışlardır. Özellikle bu süreçte kardeşlik hukukunu korumayı başaramadık. Peygamberimiz “Müminler bir binanın tuğlaları gibidir” buyuruyor. Mevlana Mesnevide bir hikâye anlatır: Sarı, siyah ve kırmızı renkte üç inek vardır. Kurt ne zaman ineklere saldırsa sırt sırta verir ve kurdu alt ederler. Kurt bir gün kırmızı ve siyah ineğe yaklaşarak şöyle seslenir: Benim sizinle bir meselem yok. Ben sarı ineği yemek istiyorum. Siz onu yalnız bırakın, ben de sizi rahat bırakayım. Yalnız bırakılan sarı ineği kurt yer. Tekrar acıkan kurt kırmızı ineğin yanına gelip, siyah ineği yalnız bırakmasını söyleyince kırmızı inek hatasını anlar ve “biz hatayı sarı ineği yalnız bırakmakla yaptık” der. Her şey anlaşılmış ama iş işten geçmiştir.
Bu ülkede İslami hizmetler, çalışmalar olduğu müddetçe, darbeler de darbeciler de eksik olmayacaktır. Önemli olan şu: Müslümanlar, bu tür girişimlerde nasıl bir imtihan vermektedir? Dayanıklı mıdır? Yoksa hareket pamuk ipliğine mi bağlıdır? Eğer siz İslami bir çalışma yapıyorsanız, tebliğ çalışması, davet çalışması yapıyorsanız hem de bunu Türkiye gibi laikçi bir resmi ideolojiye sahip ülkede yapıyorsanız, bir takım zorlukları göze almanız gerekiyor. İslami çalışmaların bir bedeli vardır. Bu hizmetler yapılır bu bedel ödenir. Başa gelen sıkıntılara ise sabredilir ve “Benim mükâfatım Allaha aittir” denilir. Bu ülkede geçmişte de darbeler olmuştur. Hem de silahlı darbeler. 28 Şubat post modern bir darbedir yani darbenin kendisi yok, gösterisi vardır. Bugün orta malı gibi kimse tarafından dahi sahiplenilmemektedir. Kimse bugün darbecileri övmüyor. Bu darbe sürecine direnilmeli, sabredilmeli ve bu gelip geçici süreç topuklarımızın üzerinde sağlam durarak atlatılmalıydı. Ancak bu dayanaktan yoksun darbe süreci İslami hassasiyeti olan kurumları, vakıfları, cemaatleri, gazeteleri dayanaklarından yoksun bıraktı. Birçok İslami lider ve kanaat önderi söylem değişikliğine gitti. Birçok dava adamı iddialarından vazgeçti. Birçok İslamcı aydın ve yazar kalemlerini sattı.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) ve O´nun kutlu sahabeleri Mekkede çeşitli sıkıntı ve saldırılara maruz kalıyorlardı. Üzerlerine murdar şeyler atılıyor, yollarına dikenler saçılıyordu. Zayıf, fakir ve güçsüz Müslümanlara işkence yapılıyor, bazı Müslümanlar bu işkenceler altında can vererek şehadet mertebesine erişiyordu. Allahu Teala (c.c) gönderdiği ayetlerle Müslümanlara sabrı tavsiye ediyordu: “Sabret; Allahın vaadi haktır. Gerçekten iman etmiş olmayanlar sakın sana sabırsızlık ve gevşeklik vermesin.” (Rum/60)
Bir gün Yasir ailesine işkence ediliyordu. Efendimiz (s.a.v) onlara şöyle seslendi: “Sabredin ey Yasir ailesi sizin mükâfatınız cennettir.” Yine bir gün işkencelerden bunalan Habbabın şikâyeti üzerine Resulullah (s.a.v) şu cevabı vermişti: “Sizden önce yaşayanlar arasında öyleleri vardı ki bazılarının vücutları kemiklerine kadar demir taraklarla tarandığı, bazılarının gövdeleri başlarının ortasından testere ile ikiye bölündüğü halde, bu yapılanlara yine de sabrettiler. İmanlarından ve davalarından vazgeçmediler. Allah muhakkak İslamiyeti tamamlayacak ve sizi üstün kılacaktır.”
Ey iman edenler! Sabrediniz ve birbirinize Hakkı tavsiye ediniz: “Asra yemin olsun ki insanlar hüsrandadır. İman edenler, salih amel işleyenler ve birbirlerine Hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.”(Asr suresi)

2 comments 28 Şubat 2007

ANKET: 28 Şubat´ta estirilen irtica yaygaralarının sebebi neydi?

Add comment 28 Şubat 2007

28 Şubat´ın piyonu “Medya”

28 Şubat´ın piyonu “Medya”
Muammer Öz / haber@anadolugenclik.com.tr

İkinci Dünya Savaşından sonra dünyada değişen dengeler tüm devletleri etkilemişti. Baş döndürücü bir şekilde gelişen teknoloji toplumları yeni arayışlar içine itmişti. İletişim alanında yapılan yeniliklerle dünya adeta “küçük bir köy” haline geldi. Her şeyin anında duyulduğu bir dünyada, devri yakalamak toplumların önemli meselesi olmuştur. Gücü ellerinde bulunduran devletler bu gelişmelere çabuk uyum sağlarken zayıf olanlar için bu çok zaman aldı. Fakat günümüzde, “bilgi çağı” diye adlandırdığımız bu zaman da artık hemen hemen tüm toplumlar bu teknolojiye sahip olmuşlardır. Telgrafın bulunması, matbaanın icat edilmesi hele radyo ve televizyonun icadı dünya tarihi açısından bir dönüm noktası idi. İnsanları etkileme gücünü eline alan bu yayın organları, zamanla kültür emperyalizminin en etkili silahı haline geldi. İnsanlara aşılanmak istenen düşünceler artık bu yolla hem de sezdirmeden ve incelikle yapılmaya başlandı. İdeolojilerini kabul ettirmek isteyen güçler silah yerine “medya” olgusunu kullanmaya başladı. Zamanla gelişen ve herkesin evine giren medya insanları etkileyecek en önemli bir silah ve yönlendirme aracı haline geldi. Aslında amaçları halkı bilinçlendirmek ve haber ihtiyacını insanların yararına sunmak olan medya, ticari bir araç halini aldı ve toplumda kendilerini güçlü sayanların tekeli altına girdi. Dünyanın hemen her yerinde amacından büyük oranda sapan medya aracılığı ile kimileri ihtilaller yaptı kimileri hak etmedikleri üne kavuştu. Asıl vazife olarak kişi, kuruluş ve kurum haklarına saygılı olmak zorunda olan kışkırtıcı haber yapmaması objektif olması gereken medya, maalesef görevlerini bir kenara atarak yanlı bir politikaya yönelmiştir. En azından Türkiye de bunu hissetmek oldukça kolay.
Türkiyede medya kim?
Ülkemizde medyanın halk üzerindeki etkilerini ve işlevini incelediğimizde durum pek iç açıcı görünmüyor. “Kartel” olarak anılan medyanın dağılımı, Türkiye de medyanın sadece bir takım eller tarafından yönlendirildiği gerçeğini bize açıklıyor.
Bu tür haber kaynakları ve yazılı basının sadece bir takım eller tekeline girmesi Türkiyede basının yozlaştırılmış ve yönlendirici olduğunun en büyük kanıtıdır. İş böylesine bir ticari rekabete dönüşünce medya kendi içinde bir savaşa başladı ve ansiklopedi ile başlayan promosyon çılgınlığı tencere, tava, tabak setlerine kadar uzandı. Artık medya halka olan görevini unutmuş sadece kendi “ağa babaları”na hizmet eder hale geldi. İşte bu noktada birbirlerini bir kaşık suda boğacak derece de olan medya “Refah-Yol” hükümetine karşı aynı safta yer tuttu. Öncelikle yok sayma politikası izleyen basın ve yayın organları Refah Partisinden bahsetmiyordu bile. Fakat bu olumsuzluklara aldırmadan disiplinli bir şekilde çalışmaya devam eden Refah Partisi başarılı seçim çalışmaları ile halkın kalbini feth etmişti.
Erbakan Başbakan
Aslında Refah Partisinin medya ile olan savaşı en başından beri mevcuttu. Erbakan gibi “Adil Düzen”i savunan bir başbakanı rantiyeci medya elbette istemiyordu. Çünkü Erbakan birilerinin çarkına çomak sokacaktı bunu çok iyi bilen kartel medya Refah Partisinin koalisyon ortaklığı kurmasını önleme politikasına girmişti. Gazetelerde her gün Refah Partisi aleyhtarı manşetler atılıyordu. Bütün bunlara rağmen Erbakan başbakan olmuş ve Türkiye de “Refah-yol” dönemi başlamıştı. Refah-yolun işbaşına gelmesi ile vergisiz yoldan para kazandıran promosyonlar için “promosyon yasası”nın çıkarılması bir yandan da istikrarlı ve adil bir ekonomi modeli uygulayan 54. Hükümetin medyanın rantını engellemesi medya ve rantiyecilerin işine gelmemişti. Sabah ve Hürriyet gruplarının 35 ve 40 milyon dolar borç ödemelerinin ilk taksiti Temmuz 1997de başlayacaktı. Hükümet borcun ertelenmesi taleplerini devamlı geri çeviriyordu. Bunun üzerine her yerde “Refah” aleyhinde haber arayan medya sahipleri bulamayınca asparagas haber yazıyorlardı.
En uzun şubat “28 Şubat”
O dönemde Atinada iş adamları ve rant sahiplerinin yaptığı bir toplantıda hükümeti 3 ay içerisinde yıkma senaryosu yazılmıştı ve bu senaryoda rantiyeci medyanın rolü belli idi. Senaryoya göre ülkede “İrtica” hortladı yaygarası koparılacak ve “Rejim tehlikede” naraları atılacaktı. Tuzaklar kurulmuştu Refah-yol hükümetinin başbakanı Necmeddin Erbakanın yıllardır ülkede sağlanamayan huzuru ve rahatı kısa süre içinde sağlaması siyonistlerinde işine gelmemişti. Ve bu hükümeti yıkma faaliyetlerinde en büyük rol medyaya verilmişti. Nitekim o tarihler de Fransız büyükelçisi bile: ” Dünyada Türkiyedeki kadar hükümet kuran ve hükümet deviren bir başka medya yoktur.” diyordu. Erbakanın başbakan olması, havuz sistemi , D-8 , IMFsiz bir ekonomi, projeleri başta olmak üzere ağır sanayi ve asayiş alanında ki faaliyetleri dünyadaki siyonist güçleri de harekete geçirmişti. Ne pahasına olursa olsun Erbakan hükümeti indirilmeli idi. Fakat bunun darbe şeklinde olması daha büyük taraftara yol açar düşüncesi ile “sivil darbe” hareketi başlatılacaktı. Yani halka karşı yine halk kullanılacaktı.
Medyanın “İrtica” senaryoları
Önce meşhur transseksüel Sisinin başrol oynadığı bir operasyon ile Fadime Şahin-Müslüm Gündüz baskını, arkasından Ali Kalkancı ve Emire Kalkancı ile ilgili yayınlar televizyon ekranlarında tekrar tekrar yayına koyuldu. Sanki ülkede bir rejim tehlikesi havası varmışçasına bu milletin kendi elleri ile kurduğu İmam-Hatip Liselerine ve Kuran kurslarına saldırılar başladı. Her gün televizyonlarda irtica yaygaraları koparılıyordu. Hatta Sincandaki Kudüs yararına yapılan piyesi tam bir malzeme olarak kullananlar “Şeriata karşı kadın yürüyüşü” mitingi düzenlediler. 12 Şubat 1997 tarihinden itibaren Ali Kırca tarafından ATVnin ana haber bülteninde her gün anons edildi. DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit yayına çıkarak rejimin tehlikede olduğunu ve hükümetin yıkılması gerektiğini söylüyordu. Yürüyüş sırasında “kahrolsun şeriat” sloganları atılıyordu. Refah Partisi bu mitinge büyük tepki gösterdi. Partililerden şu açıklama yapılmıştı: ” Bir Müslüman ülkede “Biz İslamın kurallarına karşıyız diye bir miting yapılamaz. Bu toplumun inançlarına karşı yapılmış bir mitingdir.” Evet ortada hiçbir sebep yokken koparılan bu yaygaraların amacı Erbakan hükümetini yıkmak içindi. Milliyet yazarlarından Yalçın Doğanın ortaya attığı “İmam Hatipler Refah Partisinin arka bahçesi” tartışması 8 yıllık eğitim yasası yıllarına tekabül ediyordu. Milletin emekleri ile kurulan İmam-Hatip Liselerinin kapatılamayacağını söyleyen Erbakan “Çağdışılık” ile suçlanıyordu. İş ciddi boyutlara ulaştırılmış ve 9 saatlik bir MGK toplantısının ardından 28 Şubat süreci iç basında adeta zafer olmuştu. Gazeteler “Hükümete gözaltı”, “Dinci eğitime son”, “Ne darbe ne Şeriat” gibi başlıklar atmaya başlamışlardı. 2 Mart 1997 tarihli nüshasında Hürriyet kendi çapında Refaha yasaklar getirmişti bile. Bunlardan bazıları şöyle idi:
1. Protesto gösterilerinde tevhid bayrağı kullanılmayacak.
2. Nikahı müftüler kıysın önerilerine izin verilmeyecek
3. Taksim ve Çankayaya cami yapımı güçleştirilecek.
4. İmam-Hatip Okulu açılmayacak ve İmam Hatiplilerin Kara Harp Okuluna alınması engellenecek.
5. Müslüman kardeşler, Hamas, Hizbullah temsilcileri ve tarikat şeyhleri devlet makamında ağırlanmayacak.
6. Artık İranlılar RPnin programlarında boy gösteremeyecek.
İşte kendi kendine havaya giren Hürriyet ve benzeri kartel medyası bu ve benzeri maddeleri gazetelerine taşımışlardı. Gün geçtikçe Erbakan ve hükümet üzerindeki baskılar artıyordu. Ortada bir şey olmadığı halde tüm dini esasları malzeme eden medya Kuran kursları ve İmam-Hatipler içinde çok acımasızdı. Kuran kurslarına “hücre evi” muamelesi yapılıyor İmam Hatiplerin kapatılması isteniyordu. Hatta Kuran kursu yemin metinleri gazetelere su manşetlerle yansımıştı:
“Kuran kursunda “cihat” andı.” (Hürriyet)
“Ürperten yemin, işte Kuran kursu andı”(Sabah)
“Yemine bak yemine” (Gözcü)
“Kuran kurslarında şeriat yemini” (Radikal)
İşte ülkeyi böylesine bir havaya sokarak halkı etkileme görevi verilen medya görevini fazlası ile yerine getirmişti. Attığı manşetlerle halkı kandıran, olmayanı oldu gibi gösteren medya başörtüsü meselesini de yerden yere vurmuştu. Alnı secdeye giden herkes medyadan nasibini almıştı ve direnişine karşı desteksiz ve yalnız bırakılan hükümet “sivil bir darbe” ile görevden istifa ettirilmişti. Aslında son günlerde artan çocuk pornosu skandalları, kapkaç, tecavüz, adam öldürme olayları 28 Şubat sürecinin bu ülkede açtığı derin yaraların en güzel örneğidir. 28 Şubatı tezgahlayan medya şimdilerde bu olaylardan yakınmaktadır. Kuran kurslarına hücre evi muamelesi yapanlar maneviyatlı yetişen bir İmam-Hatip neslini yok eden suçlular şimdi neredeler? Sonuç olarak ülkeyi ilerleme aşamasından koparıp 100 yıl geriye götüren bu zihniyet bu ülkeye ihanet etmiştir. Türkiye 54. Hükümet zamanını bu zamana kadar asla yakalayamamıştır. Çağdaş yobazlar hala meydanlarda “irtica” naraları atmaktadır. İnsanlarımızın biran evvel uyanması ve bu olanlara kanmaması için herkes tüm gücü çalışmalıdır. Yaşanılabilir bir Türkiye için…

Add comment 28 Şubat 2007

Darbenin başkomutanı

Darbenin başkomutanı
Selim Sağıroğlu / haber@anadolugenclik.com.tr

Süreci başlatmak için geç kaldıklarını düşünen sabırsızlar Demirelin Cumhurbaşkanı olması ile muratlarına erdiler. Çünkü Demirel o koltuğun kendine verdiği yetkiler çerçevesinde Refah Partisine karşı olan belli kişileri köşe başlarına getirecekti. Aynen de öyle oldu. 28 Şubatta önemli rol üstlenen süreçte çok büyük rol sahibi olan herkesi çok önemli yerlere atadı. Asker atamalarını o yaptı, yargı atamalarını o yaptı, medyada Erbakan muhaliflerini köşe başlarına dolaylı yönden o getirdi. YÖK Başkanını ve rektörleri o atadı. Sivil toplum kuruluşlarına “yanınızdayım” diyerek cesareti o verdi. Erbakanın başbakanlıktan istifasını kabul edip Çiller yerine hükümeti kurma görevini hızlı 28 Şubatçı Başbakan Yılmaza o verdi. 28 Şubatçı asker ve siviller yerlerinden oldukları zaman 28 Şubatın imdadına yetişen ve süreci neredeyse tek başına sürükleyen Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan Demirel oldu.
Ateş ve barutu bir araya getiren kendisidir ve suçu ateş ile baruta atmaktadır. Ateş ile barutu buluşturup patlatan, ortalığı karıştıran sanki uzaylılar. Demirel her 28 Şubat kendine sorulduğunda ben askerin yönetime el koymasını ve daha acı neticeleri önledim diye bir savunma yapar. Bu savunmanın ne kadar gerçekçi olduğu bir yana eğer Demirel olmasaydı 28 Şubatı hazırlayan kişiler o makamlarında bulunur ve askerler durumu o noktaya getirirler miydi? Demireli savunanlar ve onun 28 Şubatın asıl mimarı olduğunu kabul etmeyenler aynı kafa yapısına sahip olan herkes nasıl olmuş da Refah-yol hükümeti sırasında bir araya gelmişler Düşünün bir kere Milli Görüşe muhalif herkes aynı zamanda nasıl bir araya geldi, hepsini yerlerine yerleştiren bilinçli tek bir fikir vardı elbette. Cumhurbaşkanlığı öyle bir makamdır ki bütün taşları yerinden oynatma ve taşları yerlerine koyma yetkisi ile donatılmıştır. 28 Şubatın tüm aktörlerini bir yönetmen edası ile bulup seçen ve yerine koyan hep Demirel olmuştur. Demirelin 28 Şubatçıların başında geldiğine bir delil de bu olayı sonuna dek savunmasıdır. Bir yazar Demirelin gazetecilere “28 Şubatın mimarı benim” dediğini yazar. Demirel bu sözü gerçekten söylemese de süreç içerisinde söylediği her söz, yaptığı her davranış bize bunu anlatıyor zaten. 28 Şubat neyin tarihidir? Bir MGKnın toplanma tarihidir. Başında kim vardır? Demirel…
Demirelin özel gazetecisi Yavuz Donata yazdırdıkları, 28 Şubatın dokuz yıl sonra ayakta kalabilen tek mimarının kendisi olduğunu da gösteriyor. Demirele göre sorun bir “sarkıntılık”tır. “Cumhuriyete, Orduya ve Rejime sarkıntılık vuku bulmuş”, bunun üzerine Silahlı Kuvvetler harekete geçmiştir. Anayasamız sınırlı şartlarda ve sembolik olarak Cumhurbaşkanına “başkomutan” unvanı verir; ama Demireli bu süreçte hep başkomutan olmuştur. Başkomutanlık sıfatı içinde Demirele bugün, “28 Şubat sürecinin en büyük teorisyeni” unvanı uygun düşer. Demirele göre o toplantıda herkes “aklının ve vicdanının etkisindeydi.” Yine Demirele göre “devletin işleyişinde örnek alınabilecek bir toplantıydı.”
Katilin bir huyu vardır suçu işledikten sonra kan çeker ve olay yerine gelir. Arkada kanıt bıraktım mı bırakmadım mı düşüncesiyle veya vicdanının sesi olarak maktüle yakın durur. Demirel de ülkenin gidişatı hususunda her lafı evirip çevirip 28 Şubat olayına getiriyor, kopamıyor bir türlü… Her zaman sürece ve süreççilere övgüler yağdıran Demirel, aslında sürecin doğru anlaşılıp anlaşılmaması derdinde değil. Ülkeye büyük zararlar veren dönemin suçlusu olmadığını ispatlamak istiyor.
Demirel 6 kez gidip gelen biri olarak makam ve koltukta ne kadar hırslı biri olduğunu defalarca kanıtladı. Refah yol iktidarda olduğu sürece 2. kez Cumhurbaşkanı olamayacağını bilmektedir. Refah-yolun tasfiyesi aynı zamanda muhtemel güçlü adayların da tasfiyesidir. Mesut Yılmaza hükümet kurma görevini veren Demirel tekrar Cumhurbaşkanı olacağından emindir ama yaptığı yanına kalmayacak şekilde yaptıkları boşa çıkar, ve Güniz Sokaka çekilmek zorunda kalır. Cumhurbaşkanlığı hülyası gören Yılmaza bile kalmaz o koltuk.
Türlü siyaset cambazlıkları ile hem Cumhurbaşkanlığı hesabı yaptı hem de ait olduğu yerlere güzel haberler vermeyi başardı Baba. DYPden ayrılanlara ayrı parti kurdurdu. Tansu Çillerli bir DYPyi içten yıkmaya çalıştı, DYP ile Refahın arasını açtı. Hükümeti zayıflattı. Elindeki tüm imkânları sonuna kadar kullandı. Bu zamana kadar iktidarda kalabilmek için her zaman ölüyü gösterip hastalığa razı eden Demirel çıktığı noktalara gelebilmek için de az da olsa iyi işler yapacaktı. Bütün yapıp ettiği de o kadar zaten, bazı icraatları ile halka biraz şirin görünüp gündemde kalmayı başaracak kadar.
DP iktidarının bürokratı olan Demirel, askeri darbeyle ilk kez 1960ta tanıştı. Adalet Partisinin Genel Başkanı olduktan sonra 1965te başbakan olan Demirel, 1970de askeri müdahale ile iktidardan uzaklaştırıldı. Yıl 1980de azınlık koalisyon hükümetinin başbakanıdır ve onuncu yıl sendromuna yenik düşerek Demirel bir Hat-trick yapar. Bu üçüncü darbeden sonra “darbeder” olan Demirel siyasetten uzaklaştırılır. Demirel sanki ant içmiştir darbelere karşılık vermeye ve 28 Şubat 1997de rövanşını kazandığını sanır. Bundan önceki darbelerden darbe yiyen Demirele göre o muhtıralar antidemokratik ve hak-hukuk dışı idi. Neden 28 Şubat haklıydı Demirele göre, kendisine karşı yapılan değil kendisinin yaptığı bir darbe olmasından dolayı.

Süleymanname
Sen gül diyarının yapma gülüsün!
Aynı yapmacıkla Çoban Sülüsün!
Yoktur izlediğin bir dava yolu;
Bir bu yan, bir şu yan, büküntülüsün!
Türke zıt sermaye merkezlerinden,
Bir zikzaklı yolda hep, güdülüsün!
Milli yekparelik gelmez işine;
Bu yüzden parçalı, bölüntülüsün!
Ve devlete mason biraderlerin
Tam da maslahata denk ödülüsün!
Ne sır sendeki bedava oluş!
Problemler içinde en müşkülüsün!
Fikir dağlar boyu kocaman kitap;
Sen de o kocaman kitabın bir virgülüsün!
Böyleyken ustasın gözbağcılıkta;
Cüceler sirkinin baş Herkülüsün!
Gözyaşı ve çığlık vatanında sen,
Hüzün bahçesinin şen bülbülüsün!
Büzülmüş susarken mahzun hakikat,
Davuldan ziyade gümbürtülüsün!
Teokratik rejim olmaz deyip de,
Peşinden müslüman görüntülüsün!
Kolera, vergiler, zamlar, enflasyon;
Bir felaketsin ki, binbir türlüsün!
Gelirsiz giderli bütçelerinle,
Her yıl, milyar milyar köpürtülüsün!
Okka okka vicdan satın alırsın;
Topuzu altından oy baskülüsün!
Bir gökdelen sanır seni gören göz;
Bilmez ki, temelden çöküntülüsün!
Büyük Kongre, dikiş tutturduğun yer;
Meclise gelince söküntülüsün!
Bağlısın hak bilmez yeminlilere;
Hakkı bilenlerden çözüntülüsün!
Üçbuçuk mebusa kaldı diye fark,
Kimbilir, ne kadar üzüntülüsün!
Millet gökten adam dilensin, dursun!
Ümit fakirinin keşkülüsün!
Kuzum, senin neren Anadolludur?
Türk e Amerikan püskürtülüsün!
Farkın şu ki, eski Başbakanlardan,
Sen o belaların son püskülüsün!
(1971) Necip Fazıl Kısakürek

Add comment 28 Şubat 2007

Refah´a darbe

Refah´a darbe
Hamdi Yılmaz / haber@anadolugenclik.com.tr

Necmeddin Erbakan ekonomik vaatlerden çok halka milli manevi değerlerin yaşatılması gerektiği konusunda vaatler verirdi. Yıllarca halkın cebini düşündüğünü düşünerek ekonomik vaatlerde bulunanların aksine o hep ülkenin temel değerlerini ön plana alırdı. Ancak o politikacıların yıllarca vaatte bulunup ülkeyi hep geriye götürmelerine rağmen Necmeddin Erbakan ekonomik vaatlerde bulunmamasına rağmen büyük ekonomik hizmetleri de kendi vermiştir. Bu küçük ama çok önemli bir ayrıntıdır.
Halkın büyük umutlarla iktidara getirdiği ve karşılığını aldığı Refah-yol hükümeti bir 28 şubat post modern darbesi ile bir süre sonra iktidardan uzaklaştırıldı. Hem de o ağızlarına pelesenk ettikleri ve kutsal bir nas gibi sahiplendikleri demokrasi kurallarına hiç de uygun olmayarak. Anladık ki onların demokrasisi yalnızca yönlendirilerek kandırılmış halkın kendilerini istediği zaman makbulmüş. Refah-yol ne yaptı? Ülkeyi ekonomik krize mi soktu? Yabancılara vatanı peşkeş mi çekti? Teröristlere yüz verip terörü mü hortlattı? Belediyeleri şehirleri talan mı etti? Cumhuriyet tarihinde görülmemiş büyük icraatlara imza atılmış, belediyeleri Türkiyeye belediyeciliği öğretmiş, tamamen vatandaşının menfaatine ortalama Türkiye ekonomisi sağlam temellere dayandırılarak yükseltilmişti. Hem de onca tehdit ve sıkıntılara rağmen. Askerin her gün “zehir zemberek” açıklamalarına rağmen, medyanın her gün vatandaşı hükümet aleyhine kışkırtmaya çalışmasına rağmen, şu pek namuslu Ali Kırcanın, manken Defne Samyelinin, show ustası Reha Muhtarın dalga geçer gibi anchorman´lıklarına rağmen, sivil toplum kuruluşlarının vatana ihanet edenlere zerre kadar ses çıkarmayıp 28 Şubat döneminde üst üste hükümeti topa tutmalarına rağmen, sanki öğrenciye hükümet bir şey yapmış gibi üniversite yöneticilerin, YÖKün yerli yersiz açıklamalarına rağmen, her şey hakka hukuka uygun gitmesine rağmen savcıların gece gündüz uyumayıp kaset davaları açmasına rağmen, (sonra o savcılardan birinin de kaseti çıkmıştı) her türlü istikrarı bozan eylemlere rağmen bütün ekonomik ve sosyal faaliyetler kararlılıkla sürdürülmüştü. Ne vatana ne millete hiçbir şekilde ihanet etmeyen Refah-yol Hükümetinin 28 Şubatçılara göre suçlarını sıralayalım:
1996-97 yılında yüksek faize bağlı ağır bir kriz beklenirken Refah-yol krizi önlemiş hem sağlam temellere dayandırılarak büyümeyi sağlamış hem de halkı hissedilir derecede ekonomik bakımdan rahatlatmıştı. Hem de vergi ve zam yoluna gidilmeden… Refah-yolun suçu bunu sağlamaktı.
28 Şubat´ın ekonomik gerekçeleri
l Yabancı et ithalini durdurarak yerli et üreticisi çiftçisine destek verilmesi. Ne olduğu belirsiz, İslami kurallara göre kesilmeyen hayvanların etlerinin yenmesine mani olmak. Yerli et üretimini canlandırmak. Bu yüzden et mafyası ve sermayesince Refah-yol hükümeti sakıncalı bir hükümetti. Bu uygulama 28 Şubat hükümeti olan Anasol-D hükümeti tarafından yürürlükten kaldırıldı.
l Eşel-Mobil sistemini getirerek memur ve işçilerin maaş zamlarını otomatiğe bağlamak. Her ayın sonunda enflasyon oranları nispetinde bir yıl beklemeden çalışanların maaşlarına zam yapmak. Devletin çiftçisinin korunduğu gibi çalışanının da hakkını korumak. Bu şekilde enflasyona vatandaşı ezdirmemek. Bu durum elbette ki sendikaları rahatsız etti. Çünkü bu şekilde sendikaların kendilerine üye çalışanları sendikaya muhtaç duruma düşmeyecekti. Sendikal sivil toplum kuruluşları ile hükümet, karşı karşıya geldi. Vatandaşın hayrına sendikaların aleyhine olan bu icraat da 28 Şubat hükümeti olan Anasol-D hükümeti tarafından yürürlükten kaldırıldı.
l Devlet arazileri sermayedarlara verilmedi. Koç ve Sabancı gibi holdingler devlet arazilerini rant haline getirmelerine müsaade edilmemesi ile birlikte bunlar gibi bir çok sermaye grubu ile hükümet ile karşı karşıya geldi.
l Alın teri dökerek elindeki 3 kuruşunu da vergi olarak devlete veren milyonlarca vatandaşa rağmen vergi vermeyen ve binlerce vatandaşın hayatını kabusa çeviren kara paraların bir numaralı aklanma yeri olan kumarhanelere karşı yaptırım uygulamaları da bol sermayeli kumarhanecilerle Refah-yol hükümetini karşı karşıya getirdi. Hükümetin yıkılması için trilyonlarca lira bile gözden çıkarıldı.
l Devletin bütün ihalelerinin şeffaflaştırılması sonucu özelleştirme ihalelerine giren büyük İstanbul sermayedarlarına rakip Anadolu sermayedarlarının da ihalelerde yer alması. Örneğin 28 Şubattan önce Etibank 185 milyon dolara satılmışken 28 Şubat sonrası teminat mektupları yakılarak Etibank tekrar devlete devredildi. Sonra Etibank 155 milyon dolara Cavit Çağlar-Dinç Bilgin grubuna, satıldı. Vatandaşın 30 Milyon dolar parasını korumaya çalışmak Refah-yol Hükümetinin suçu muydu?
l Özel bankaların devletten uzun vadeli düşük faizli borç alması bu parayı geri devlete yüksek faizle kısa vadeli olarak geri satması… Aradaki katrilyonlarca liralık korkunç rakamlarla devletin hazinesinin boşaltılması olayına son verilmesi. Vatandaş, alın terinin hakkını alabilmek için cop yerken, devletin hazinesi bu şekilde boşaltılıyordu. Bu gidişe son veren Refah-yol hükümeti zengin banka sahiplerince yıkılması gereken bir hükümet oldu.
l Necmeddin Erbakanın havuz sisteminin uygulaması bankaları hükümete karşı ayaklandırdı. Bir genelge ile belediyeler dahil üretimde bulunan devlet kuruluşları paralarını devletin havuzuna yatıracak ve paraya ihtiyaç duyduklarında devletten borç alacaklardı. Bu şekilde paraları düşük faizle yatmayacak, ihtiyaç duydukları para da yüksek faizle çekilmeyecekti. Faiz farkından dolayı onca devlet kuruluşunun karlarını silip süpüren bir düzeninin yıkılması özel bankaları çok rahatsız etti. 28 Şubatı hazırlayan en büyük nedenlerden biri de bu oldu. Devletten aldıkları ucuz paralarla banka kurup bu bankalarla devlete pahalı para satmak şekli ile devleti dolandırmanın önüne geçilmesi Refah-yolun suçu kabul edildi ve 28 Şubatın nedeni oldu. Daha sonra ne oldu Anasol D hükümeti ve Anasol M hükümetleri döneminde gördük ki onlarca banka battı, halk mağdur edildi, milyonlarca vatandaşın gözyaşı döküldü, hatta bir kısmı intihar etti. 28 Şubatla hükümet yıkıldı, Mesut Yılmazın başını çektiği Anasol D hükümeti ile o eski düzen tekrar devam etti. Devlet hazinesi yine boşaltıldı sonuçta da daha sonraları devleti 20 yıl geriye götüren, insanlarımızın intihar ettiği o malum krizleri yaşadık. Bu durumu önlemeye çalışmak mıdır Refah-yolun suçu!
l Medyanın hortumlarının kesilmesi. Medya bir yandan devletten bolca kredi alıyor bu kredilerle gazete ve televizyonlarını sayısını artırıyor, bir yandan da bu kuruluşlarını devlete tehdit malzemesi olarak kullanıyordu. Bunu engellemek için kredi muslukları kapatıldı, medya hükümete savaş açtı. 28 Şubatın alt yapısı oluşturuldu. Borçlusu ve alacaklısı belli olan devlet bankalarının medyaya katrilyonlarca lira bütçe ayırtarak reklâm verilmesi önüne geçilmesi medyanın gelirlerini alt üst etti. Gereksiz harcamaların önüne geçilmesi ile devletin dolayısıyla halkın zenginleşmesi sağlandı. Son derece kalitesiz ürünleri kuponla promosyon kampanyaları yoluyla halkı kandırarak vatandaşa pazarlamaları ve esnafa kan ağlatmalarının önüne geçerek bu uygulamanın yasaklanması medyanın hem tirajını hem etkisini düşürdü, bu durumda diğer icraatları gibi vatandaşın lehine, medya sermaye patronlarının aleyhineydi. Ve vatandaşı hükümete karşı kışkırtma ve hükümeti düşman belletme çalışmaları ile 28 Şubatın gerçek nedenlerinden biri olarak gerçekleşmiş oldu.
l Çay, fındık, şeker pancarı, buğday gibi temel tüketim ve tarım sanayisi ham maddelerinde tarihimizde görülmemiş vatandaşın lehine taban fiyat uygulamaları bazı kuruluşların ve sendikaları çok rahatsız etmiş bir 28 Şubat gerekçesi daha oluşmuştu.
l Refah-yolun tasfiye edilmesi ve Anasol D hükümetinin iktidara gelmesi ile birlikte bu hükümete dışardan büyük destek veren CHP İş bankası´na olan % 28lik ortaklığına tekrar kavuştu. Sözüm ona sağ gösterip sol vuran sağcı partilerle solcu partiler aralarında anlaşarak devletin havuzuna aktarılan pay CHPye devredildi.
28 Şubat sonrası ülkenin içler acısı hali:
l Dolar 204 bin liradan bir buçuk milyon liraya kadar çıktı. Yani dış borcumuz sırf para karşılığı olarak bile 7 kat arttı. “Refah Partisine karşı yeni bir kurtuluş mücadelesi veriyoruz” diyenler, Türkiyeyi aleme bağımlı hale getirdiler.
l Türkiye küçüldü.
l Türkiye borç batağına düştü. 1.5 milyon kişinin işsiz kalmasına neden olan 28 Şubat sonrasında iç ve dış borç stoku rekor seviyeye ulaştı.
l Yolsuzluklar arttı 1997-2002 tarihleri arasında cumhuriyet tarihinde ilk kez bir hükümet yolsuzluk (Türkbank) iddiaları nedeniyle düşürülürken, bankalar başta olmak üzere, kamu kurumlarında yapılan yolsuzluk operasyonları gündemden hiç düşmedi. Beyaz Enerji, Kasırga, Paraşüt, Balina, Kılıçbalığı, Örümcek adı verilen operasyonlarda çok sayıda siyasetçi, işadamı ve bürokrat suçlanarak yargılandı.
28 Şubat darbesi olmasaydı:
l Milli gelir, 2000 yılında 4200 dolara çıkacaktı.
l Ankara-İstanbul arasını 2 saate düşürecek, Konya-Ankarayı 1 saate indirecek, hızlı tren projeleri bitirilmiş olacaktı.
l Tütün, pamuk, fındık ve buğdayın dünya borsaları Türkiyeye taşınacaktı.
l İstanbul boğazına Aksaray-Harem tüp geçit yapılacaktı.
l Önemli merkezlere dünya çapında serbest bölgeler açılacaktı.
l Üç atom santrali kurulacaktı.
l İran ve Orta Asya doğal gazları, Doğu ve Güneydoğu Anadoluya ulaşacaktı.
l Orta Anadoluya 5 büyük baraj yapılacaktı. (Orta Anadolunun 28 Şubattan sonra ne kadar kaderine terk edildiği görüldü)
l Enerji alanında, Türkiye D-8lerin merkezi konumuna sokulacaktı.
l Üniversitelerarası büyük araştırma ve proje üretme merkezleri oluşturulacaktı.
l Büyük sanayi kuruluşlarına kalifiye eleman yetiştiren teknik okullar açılacaktı.
l Güneydoğu ve Akdeniz sulama projeleri gerçekleşmiş olacaktı.
l Endonezya ile ortak yolcu uçağı yapımı projesi,
l Yerli savaş uçakları projesi,
l Türk Tankı Projesi uygulamaya koyulacaktı,
l Ve bütün bunların sonunda tek haneli enflasyon ve yüzde 14 kalkınma hızı sağlanmış olacaktı!
Refah-yol hükümetinin 11 aylık icraatları
l 1996 yılı sonunda 20 milyar dolar olması beklenen bütçe açığı 15 milyar dolara, 45 milyar dolar olması beklenen iç borç ise 22 milyar dolara düşürüldü.
l Hükümeti devraldığında yüzde 76lar seviyesinde olan repo oranı, Şubat97de yüzde 50ler seviyesine kadar çekilebildi. Bu durum, mevduat ve Interbank faizlerinde de yaşandı.
l Yüzde 170 seviyesinde devralınan hazine borçlanma faizi Şubat 1997 tarihinde, yüzde 83ler seviyesine kadar düşürüldü.
l Devralındığında sadece 155 gün olan ortalama borçlanma vadesi, Şubat 1997de 400 güne, bu tarihten sonra yaşanan gürültü patırtıya rağmen, Nisan 1997de ise 730 güne çıkarıldı.
l Enflasyonla mücadelede başarı sağlandı. Toplumun tüm gelir gruplarına enflasyonun üzerinde, 40-50 puanlık bir reel gelir artışı sağlanmasına karn bu re ger arn finsn alrf ger kayk dev alık enfsn yükl meyn vel, gernk rağn enfsn sat tul çal
l 28 Haziran 1996 tarihlerinde 550 puan olan borsa endeksi, Şubat 1997de 1700 puana kadar yükselerek yeni rekorlar kırdı.
l Kaynak paketlerinden Ocak 1997 itibariyle 11,78 milyar dolar, Nisan 97 itibariyle ise 13,33 milyar dolarlık bir gelir sağlandı.
l 1995 yılında bütçeden tarımsal desteklemeye ayrılan pay sadece 19 trilyon, 1996 yıl içinse önceki hükümet tarafından öngörülen destekleme fonu sadece 38 trilyon TL idi. Refah yol, 1996 yılı ikinci yarısında yaptığı hamle ile 1996daki desteklemeyi 60 trilyon TLye çıkarttığı gibi, 1997 yılı için de 95 trilyon TLyi tarımsal desteklemeye ayırdı.
l Zirai ürünler karşılığı köylülere 1996da sadece 43,5 trilyon toplam ödeme yapıldığı halde, Refahyol döneminde 136 trilyon TL ödeme yapıldı ve böylece, bir yılda yüzde 312 oranında büyük bir artış sağlanarak köylüler azami derecede desteklendi.
l İMO 1995 yılında 48 milyon dolarlık hububat alımı yaptığı halde, Refah-yol döneminde, 329 milyon dolarlık alım yaparak köylüye 7 misli fazla para ödendi.
l Köylülere yüzde 50 gübre sübvansiyonunun alımda derhal ödenmesi esası getirildi. Ayrıca, gübre alımında formaliteler azaltıldı.
l Et ithalindeki fon, önce yüzde 3ten yüzde 30a çıkarıldı, daha sonra da canlı hayvan ve et ithalatı yasaklandı.
l Hayvancılığın ihyası için büyük önem taşıyan çayır ve mera alanlarının ıslahı ve artırılması hususunda, 1996 yılında 5000 hektar saha artırılması yapılmıştır. Böylece artış yüzde 175 oldu.
l Amerika buğdayının fiyatı 21.000 TL iken, bunun muadili kırmızı sert buğdaya dört ayın ortalaması dikkate alındığında 36.000 TL fiyat verildi.
l 1997 dünya yaş çay alım fiyatının 30.000 TL olduğu dikkate alındığında, çay üreticisine 1997 yılında dünya fiyatlarının çok üstünde bir fiyat verildi.
l Bağ-Kur emeklilerinin maaşları yüzde 300e kadar artırıldı
l Esnafa verilen krediler 1996nın 2. yarısında 57 trilyondan 80 trilyon TLye çıkarıldı
l Fon kredisi imkânı tanınan Teşvik Belgesi verilmesine başlandı. Böylece Fon Kredisinden yararlanmak üzere, 8 bin 36 KOBİ sahibi müracaatta bulundu ve 2.5 trilyon TL. tutarında kredi kullanıma açıldı.
l Asgari ücrette yüzde 100den fazla artış sağlandı.
l Son yıllardaki memur maaşlarındaki reel değişime bir göz atıldığında, Refah-yol hükümetinden önceki dönemde, genellikle memur maaşlarındaki reel değişim enflasyonun altında kaldığı görülür. 1993de reel değişim yüzde 2,2 iken, 1994de yüzde -22, 1995de yüzde -4,8 olmuştur. Refahyol döneminde, memur maaşlarının enflasyon üzerindeki reel artışı yüzde 65 oldu. 96/97 döneminde ilk 6 aylık dönemde %50 ikinci 6 aylık dönemde ise % 35 yani katlanmış olarak %102,5 memur maaşlarına zam yapılmıştır. O yılki enflasyon oranı ise %65 olarak gerçekleşmiş ve reel anlamda memurun alım gücü %37,5 kadar artmıştır.
l Refahyol iktidarı, 1996 yılında asgari ücret 210 dolar olarak tespit etmekle o güne kadar işçilere reel olarak verilen en yüksek asgari ücreti vermiş oldu.
l Kamu toplu iş sözleşmelerinde ilk defa Refahyol döneminde üç ay gibi kısa bir zamanda sağlandı. Kamu kesimi ortalama giydirilmiş aylık ücretlerinde büyük bir artış sağlanarak, ücretler 53 milyon TLden 107 milyon TLye, dolar olarak da 655 dolardan 993 dolara çıkarıldı.
l Bütçeden Bağ-Kur emeklilerine 866 milyar TL. Memur emeklilerine 985 milyar ve işçi emeklilerine 2.64 milyar TL Destek sağlandı.
l Memur emeklilerinin maaşlarında enflasyonun üstünde yüzde 51 reel artış sağlandı.
l Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Teşvik Fonunun bütün geliri, kamu maksadına uygun şekilde, tamamen yoksullara tahsil edildi.
l Refahyol, özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgeleri başta olmak üzere ihtiyaç içinde bulunan Acil Destek Programı çerçevesinde toplam 3 trilyon 947 milyar 559 milyon TL tahsil etti. Bu programdan toplam 57 il, 96 ilçe, 52 belde ve 90 köy yararlandı.
l Körfez Savaşından bu yana Iraka uygulanan ambargo sonucu kapalı tutulan ve Türkiyeye milyonlarca dolar zarara yol açan Kerkük-Yumurtalık Boru hattı, Refah-yol döneminde açılarak ülke ekonomisine katkısı sağlandı.
l 1997 yılı için 50 yıldan beri ilk defa Türkiye denk bütçeye kavuşturuldu.
l 1997 yılı bütçesinde yatırımlar toplam ve reel olarak 20 yıldan beri ilk defa % 40 olarak artırıldı. Devlet böylece yatırım ve kalkınma yapan bir devlet haline dönüştü.
l 1997 yılı bütçesi sadece denk olmakla kalmadı. Bu yıl, faize ödenmesi öngörülen miktar bir evvelki yılın 18,5 milyar dolarına mukabil 12 milyar dolara indirildi ve böylece halka hizmet için bir evvelki yılın 13-14 milyarına mukabil 35 milyar dolarlık bir imkân daha ortaya kondu ve bu gelişme sadece yatırımların değil aynı zamanda ücretlerin ve maaşların artırılmasına da imkân sağladı.
l Bilindiği gibi, Amerika Birleşik Devletlerinin başını çektiği Almanya, İngiltere, İtalya, Fransa, Japonya ve Kanadadan oluşan G-7ler var. Bu ülkelerden oluşan grup, aralarındaki ticari ve sınaî işbirliğinin devamı için siyasi diyaloga önem vermekte makro planda hedef belirleyerek politikalarını sürdürmektedirler. D-8ler ise TC. 54. Hükümeti Başbakanı Prof. Dr. Necmeddin Erbakan tarafından ortaya konmuş ve fiiliyata geçirilmiştir. D-8ler grubu, Türkiye, İran, Pakistan, Bangladeş, Endonezya, Malezya, Mısır ve Nijeryadan oluşmaktadır. D-8ler zirvesi 14 Haziran 1997de Cumartesi günü bu ülkelerin devlet veya hükümet başkanlarının katılımıyla Başbakan Erbakanın öncülüğünde İstanbulda yapılmıştır.
l Bedelsiz ithalatla bütçeye 1,5 milyar marklık ek gelir sağlandı.
l Şimdiye kadar sadece İstanbul dükalığına ve dönme diktasına sunulan kredi ve teşvik imkânları, artık Anadolu kalkınmasına ve yerli ve milli sanayinin oluşmasına aktarıldı.
l Bütün bunlar yapılırken de, yeni zam ve vergi gibi kolaycı ve yıkıcı tedbirler ve acı reçeteler yerine, öz kaynakların kullanılması üretimin arttırılması ve israfın kaldırılması gibi tatlı çarelere başvuruldu.

21 comments 28 Şubat 2007

28 Şubat işgalden beter!

28 Şubat işgalden beter!
Mehmet Baydemir / mehmetbaydemir@anadolugenclik.com.tr

n 28 Şubat sürecinin ülkemizde meydana getirdiği tahribatı emekli bir asker gözüyle nasıl değerlendiyiyorsunuz?
28 Şubat 1997 müdahalesinden sonra inançlı insanlarımız çok hırpalandı. Hükümetten, ordudan tasfiye edilirken üniversitelerden de dışlandılar. Dinî eğitim müesseseleri dağıtıldı. Ekonomik hayatları yok edilmeye çalışıldı. Devletin en tepesini işgal edenler, değerlerini hiç tanımadı. Milletimiz, bütün bunlara bir gün geçer düşüncesi ile sabretti. Ama bunları işgal kuvvetleri yapsaydı, İstiklal Savaşında, Aydında, Adanada, Maraşta, Urfada, Erzurumda ne yaptıysa onu yapardı. Bu noktanın altı çizilmelidir. Şayet, ileri sürüldüğü gibi başını örtenler ve inancını yaşayanlar gerçekten devlete tehdit olsaydı; bu geçen zaman içinde, asker-sivil hedef gösterilerek mağdur edilen yüz binlerce kişi organize olurdu da devlet içinden yeni bir devlet çıkarırdı. Bu inançlı insanlar değil organize, adi suç konusunda bile en sondadırlar. O halde, devletin, milletin ve vatanın gerçek savunucuları olan dindar insanları, devlete tehdit olarak göstermek safsatadan başka bir şey değildir.
n 28 Şubat psikolojik bir savaş mıydı? Bu savaşın teknik ve stratejik yönlerini anlatır mısınız?
28 Şubat müdahalesine post-modern darbe ismini koydular. Darbe deyince, silahlı bir güç tarafından veya sokakta oluşan bir güç tarafından iktidarın ve onun dayandığı müesseselerin zorla alaşağı edilmesi akla geliyor. 28 Şubatta böyle olmadı. Önce yoğun bir psikolojik harekât başlatıldı. (Psikolojik savaş terimini daha çok düşman ülke halkına yöneltilen faaliyetler için kullanılıyor. Kendi halkımızın duygu ve düşüncelerini değiştirmek için yapılan faaliyetlere de psikolojik harekât deniliyor.) Psikolojik harekâtın silahı propagandadır. Vasıtası ise medyadır. Gazetelerde, İrtica ile topyekûn savaş başlıkları atıldı. Televizyonlarda kurgu olduğu sonradan daha iyi anlaşılan, tarikat ayinleri ve aşırı simgeleri ifade eden görüntülere yer verildi. Toplum şartlandırıldı. Siyasi otorite yalnız bırakıldı. Sonra baskı ve korku ortamı içerisinde fiili darbe, cumhurbaşkanı ve TBMMden 35-40 kişilik bir milletvekili gurubunun parti değiştirmesi ile gerçekleştirildi. 28 Şubatta başlatılan süreçte, milleti İslâmî hayat tarzından çıkarıp, batı medeniyetinin sergilediği hayat tarzını benimsetme iradesinin hâkim olduğu bir süreç olarak kabul etmek gerekmektedir. Öte yandan bu süreci dünyadaki gelişmelerden ayrı düşünmemek gerekir. Dünyada Müslüman milletlerin hedef alındığı ve batının kontrolü dışında hareket eden Müslüman devletlerin yok edilmesi mücadelesinin başlatıldığı büyük çatışmanın bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Nitekim Varşova Paktı dağıldıktan sonra; yanılmıyorsam 1993 tarihinde, bizim o zamanki Genelkurmay Başkanımızın da hazır bulunduğu bir NATO toplantısında, NATO Genel Sekreteri Willy Claise, NATOnun yeni düşmanı, İslâm dünyasıdır. diyerek, batının en önemli askeri ittifakının hedefinin milletimizin de dâhil olduğu İslâm âlemi olduğunu belirtmişti. Biz maalesef bunun arkasından 28 Şubat müdahalesini yaşadık.
n Kamuoyunun durumu bu harekâtta nasıldı?
Psikolojik harekât ile pasifize edilen kamuoyu olup biteni seyretmekle yetindi. Önde gelen beş sivil toplum kuruluşu da darbecilerin safında yer aldı. İnançlı kesim sindirildi. Bu ortam da, darbecileri haklı konumuna soktu. Ama bu gün, milletimizin gerçekleri çok daha iyi gördüğünü, haksızlıklara karşı sessiz kalmayacağını, değerlerini çiğnetmeyeceğini zannediyorum.
n Bu darbe kime karşı yapıldı?
Bu süreçte dindar insanlar, İrtica adı altında, devlete karşıymış gibi gösterildi. Fakat kimse İrticanın ne anlama geldiğini açıkça ifade etmiyor. Laikliğin tanımının yapılmasını istemek dahi, cumhuriyetin ilke ve değerlerine karşı olmanın göstergesi olarak takdim ediliyor. Böylece hedefe, İslâmın esaslarını yaşam tarzı olarak kabul eden insanlar yerleştiriliyor ve bunlara devlet için potansiyel suçlu gözü ile bakılıyor. Başını örtmek, Müslüman kadın için inancının gereği bir ibadet iken, bunu siyasi simge ve irticai eylem olarak takdim etmek, bunun en hazin ve çarpıcı örneğidir. Namaz kılmak irticai faaliyet olarak gösterildi. İşine besmele ile başlayanın potansiyel tehdit olarak görülmesi gerektiğini söyleyen yetkililer tanıyorum.
n Toplumun siyasi tercihinin sürekli olarak askeri irade tarafından baskıyla veya darbeyle müdahaleye uğraması toplumda gerginliğe yol açmaz mı?
Tabii ki evet… İnsanlar devletin tepesindeki inatlaşmayı anlayamıyor. Önemli bir konu olsa, TSK ne der? Gerginlik olacak mı? Darbe olur mu? Kaygısı içinde yaşıyor. Bu durum güven bunalımına sebep oluyor. Bu sadece toplumda değil, devleti yöneten kadrolarda da tutukluğa sebep oluyor. Bölgemizde sıcak olaylar oluyor. Çözümü için muktedir otoriteye ihtiyaç gösteriyor. Kör çekişmenin anlamı yok. Herkesin inancı kendine, ama devletin önemli meselelerini ideolojilerimize feda etmeyelim. İki kaptan en sağlam gemiyi bile batırır.
n Yüksek Askerî Şûra (YAŞ) kararlarıyla 28 Şubattan bu yana kaç kişi irticai faaliyet adı altında ordudan uzaklaştırıldı?
1990 yılından bu güne kadar, İslâmî inançlarını kendisi veya eşi yaşamına uyguladığı için, YAŞ kararı ile TSKden resen emekli edilen subay ve astsubay sayısı 1522 kişidir. (1990-96 arasında 615; 1997- 98 Yıllarında 569; 1999-2000 yıllarında 143; 2001-05 yıllarında da 195 Subay-Astsubay inançlarından dolayı Silahlı Kuvvetlerden tasfiye edildi.) Ama YAŞ kararına maruz kalmamak için, kendi isteği ile ayrılanları da düşünürsek bu miktar on bini bulur. YAŞ kararı ile tasfiye edilenlere, yasal bir suç isnat edilemedi. Askeri yargının her hangi bir kademesinde de yasal bir suçtan yargılanıp mahkûm da edilmedi. İşlemlerin tamamı yanlış, haksız ve hukuk dışı idari kararlarla tesis edildi. Halen de devam ediliyor. Dindar insanları tasfiye eder ve TSKne giriş kapılarını da kapatırsanız, kadroları kimlerin dolduracağını tahmin etmek zor olmasa gerek.
n İç meselelerde, özellikle de irtica söz konusu olduğunda, sesini yükselten Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) neden dış politikada bu sesini kısıyor. 1 Mart tezkeresi başta olmak üzere Türkiye için hayati önem arz eden konularda neden sessiz kalınıyor? TSKnın fikrini kamuoyuna açıkça söylemesi doğru mu?
TSK, ne iç politik meselelere ne de dış politik meselelere müdahil olmamalıdır. TSKnın iç politikaya karışmasını kabul etmezken, dış politik konularda neden sessiz kalıyor diye tenkit edilmesini de doğru bulmuyorum. Örneğin, 1 Mart Tezkeresinin görüşülmesi sırasında ordunun sessiz kalması, bugün daha iyi anlaşılıyor ki, ülkemiz için hayırlı olmuştur. Karar milli iradenin tecelli yeri olan TBMMye bırakılmış, o da en doğru kararı vermiştir. Bütün meselelerimiz milli iradenin tercihine göre çözülmelidir. Bu demek değildir ki TSKnın görüşü alınmayacak. Tabii ki karar mercileri, bir meselede karara ulaşırken, özellikle dış politik konularda, TSKnın da kullanılması söz konusu olacağından, ilgili organlarda istişarelerini tamamlamalı, fayda ve mahzurlar müştereken mütalaa edilmeli, imkân ve kabiliyetler ölçülüp biçilmeli ve sonunda karar milli iradenin temsilcilerine bırakılmalı ve icradan tek ses çıkmalıdır. İktidarın yanlışları var ise, bu yanlışları kamuoyuna duyurma görevi muhalefete düşer. Sivil toplum kuruluşları milletin isteklerinin takipçisi olur. Silahlı Kuvvetler´in muhalefet partisi gibi kamuoyu önünde fikir beyan edip, hareket ettiği dünyanın hangi gelişmiş ülkesinde görülmüştür.
n Öte yandan TSKnın ülke menfaatleri açısından tek başına karar alma gücü bulunmazken nasıl oluyor da Türkiyedeki anayasal düzeni, Cumhuriyeti koruma adı altında, altüst ediyor?
Evet, müdahalelerde, anayasal düzen alt üst oluyor. Ama bunun tamamını TSKya yüklersek sağlıklı sonuçlara ulaşamayız. Son 28 Şubat müdahalesinde TSK başrolde görünmüştür. Ama Cumhurbaşkanının kabahati yok mu? Demokrasinin vazgeçilmez kurumları olan muhalefet partilerinin suçu yok mu? Birer anayasal kurum olan Yargıtayın, Anayasa Mahkemesinin suçu yok mu? Bilim yuvası olması gereken üniversitelerimizin katkısı yok mu? Milletimizin hiç mi günahı yok? Milli irade karşısında bir blok oluşmuştu. Buna Bürokratik Otorite diyebiliriz. İşin garibi muhalefet partileri de bu bloğun girişiminden yarar ummuştur. Hatırlayalım, zamanın Başbakanı (Prof. Dr. Necmeddin Erbakan), Milli Güvenlik Kurulunda (MGK) alınan karara karşı çıkılması ve TBMMde görüşülmesi için, muhalefet parti liderlerini tek tek ziyaret etmiş, ama destek bulamamıştı. Eğer TBMM iktidarı ve muhalefeti ile ayağa kalksaydı, Yargı ve yüksek öğretim milli iradeye saygıya davet etseydi, sivil toplum kuruluşları öncülüğünde millet tepkisini gösterseydi, TSK müdahalede ısrar edebilir miydi? Hayır. Bu gün de Cumhurbaşkanlığı seçiminde durum aynıdır. Ben Silahlı Kuvvetler seçime müdahil olacak demek istemiyorum. Bence dışında kalmak için gayret sarf ediyor. Ama meselenin çözüm yerinin TBMM olduğuna dair, bütün siyasi partilerin kesin tavır koymaları gerekirken, sanki TBMM mevcut hali ile gayri meşru imiş gibi davranıyorlar. Çok yanlış bir tutum… Milletin, bu politikalarını tasvip ettiğini zannediyorlarsa çok yanılıyorlar. Çevrelerinde kilitlenmiş bir partili grubun dışındakiler bu yaklaşımlara hayretle bakıyor. Hem tecelli etmiş milli iradeye saygı gösterilmiyor, hem de milletten oy isteniyor.
n Bürokratların halka ve siyasilere bakışı…?
Cumhuriyet tarihimizde, özellikle de 1950den sonra, devlet bürokrasisi (en üst kademeden en alt kademeye kadar olan devlet memurları) ile siyasî otorite (TBMM, Bakanlar Kurulu ve Yerel Yönetimler) arasında kıyasıya bir iktidar mücadelesi yaşanmıştır ve yaşanmaktadır. Bürokratlar: halka ve halkın içinden gelen siyasîlere yukardan bakarlar; ister sağ, ister sol, ister milliyetçi olsun, siyasilere güvenmezler. Nazarlarında halk da böyledir. Güdülmesi gerekir, devlet yönetiminin siyasilere teslim edilmesinin tehlikeli sonuçlar doğuracağına inanır ve inandırılırlar.
Bürokratik otoritenin zirvesi Cumhurbaşkanlığıdır. Bürokrasiden gelmesini isterler. Bu makamın siyasilere kaptırılmaması için mücadele verirler. Koçbaşı ise Silahlı Kuvvetler´dir. Bu nedenle Genelkurmay Başkanları bürokrasinin de gizli liderleridirler. Silahlı Kuvvetler´in içinden ve dışından, siyasi otoriteye karşı sürekli tahrik edilirler. Devletin güçleri bürokratların kontrolündedir. Silahlı Kuvvetler, siyasî otoriteye ve millete karşı zaman zaman baskı unsuru olarak kullanılır. Gayri meşru duruma düşmemek için, yasalarla, yasalarda boşluk varsa tüzük ve yönetmeliklerle, bunlardaki boşluklar da “Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi” ve benzeri dokümanlarla, güç ve yetkilerinin tahkim edilmesi için büyük mücadele verirler.
n Milli iradeyi temsil eden iktidar ile devleti ele geçiren daha doğrusu elinde bulunduran bürokratik iktidarın mücadelesinde ibre kimden yana?
Muktedir olmak için devletin bütün organlarının, siyasi otorite tarafından kontrol altına alınması gerekmektedir. Hükümetler tarafından, bu gerçeğin farkına varıldığı zaman iktidar mücadelesi başlıyor. Darbelerin öncüsü Silahlı Kuvvetlerdir. Meslekleri icabı askerler, hesaplanmış riskleri üstlenebiliyorlar. Bu nedenle de psikolojik baskı ile korku ve endişe pompalayarak sonuç alıyorlar.
Bu genel karakterdir. Devlet yönetimine talip olan siyasi kadrolar da en az askerler kadar hayati riski üstlenebilmelidirler. Millete dayanarak sorumluluklarının gereği olan yetkilerini, işin en başından itibaren sonuna kadar kullanmalıdırlar. Yetkisiz kurul ve kişilere milletten aldıkları yetkileri ne pahasına olursa olsun devretmemelidirler. Eğer işin altından kalkamayacaklarını görürlerse, istifa edip yetkiyi millete iade etmelidirler. Bu kararlılık gösterilirse, inanıyorum ki devletin bütün kurum ve kuruluşlarını kontrol altına alabilirler. İbre, gürültüye pabuç bırakmayanın tarafındadır.
n 28 Şubat son buldu mu?
Bu gün 28 Şubat Sürecinin son bulduğunu söylemek mümkün değildir. Ne zaman; TSKda, Yüksek öğretim Kurumlarında ve Üniversitelerde, Yargıda, Cumhurbaşkanlığı dâhil kamu kurum ve kuruluşlarında ve devletin en üstünden en alt kademelerine kadar bütün kademelerinde, inançlarının gereğini yaşayan insanlara potansiyel suçlu olarak bakılmaz ve bu kademelerde istihdam edilmeleri yadırganmaz hale gelinirse; işte o zaman baskı, dayatma ve müdahale sürecinin son bulduğunu söyleyebiliriz.
n Milli irade nasıl hâkim hale gelir?
İşe önce; Milli Güvenlik Siyaseti Belgesindeki iç tehdit olarak belirlenen, aşırı sol, irtica ve bölücülük, tehdit kapsamından çıkarılarak başlanılmalıdır. Böylece devletin gücünün milletin üstüne bir kâbus gibi çökmesi önlenmiş olacaktır. Arkasından; TBMMnin sayısal imkânı var iken; milletin değerlerini özümsemiş, milletin bütün fertlerine ve sahip oldukları değerlerine sahip çıkabilecek, herkesin benim cumhurbaşkanım diyebileceği, liderlik vasıfları bulunan, milletin önünde imtihan vermiş ve bu imtihanlardan yüz akı ile çıkmış, yüksek ahlâkî değerlere ve cesarete sahip, siyasetin içinden bir adayı cumhurbaşkanı seçerek kararlılık gösterilmelidir. Sonra; Türkiyeyi Avrupaya entegre etmekten önce devleti millete entegre edecek faaliyetlere girişmelidir. Bunun için ilk adım olarak, TSKdaki son on yıldaki, tasfiyeler, personel alımları ve ideolojik kadrolaşma, TBMM Komisyonlarınca incelenmelidir. Siyasi otoritenin kontrolü dışındaki erk ve özerk kurum ve kuruluşların üyelerinin ve cumhurbaşkanının millet tarafından seçilmesi sağlanmalıdır. Önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimini milat olarak kabul edersek, devletin millete entegrasyonu için asgari 20-25 yıla ihtiyaç olduğu unutulmamalıdır.

Add comment 28 Şubat 2007

28 Şubat psikolojisi

28 Şubat psikolojisi
Dr. Recai Yahyaoğlu / recaiyahyaoglu@anadolugenclik.com.tr

28 Şubat psikolojisi, Türk insanının ve ülke tarihinin aradan bin yıl geçse de unutmayacağı bir dönemin ruh halidir. Nasıl ki insanlar hayatlarına dair yaşadıkları güzel ve kötü günlerini unutmazlar, tek tek insanlar gibi ülkelerin, kitlelerinde zihni ve hafızası vardır. Bazı gerçekler bu hafızada sürekli yer işgal etmeye devam ederler. İnsanların, şirketlerin, ülkelerin ve dünyanın zaman zaman yaşadığı farklı dönemler kaçınılmaz olarak gerçekleşirler. 28 Şubat süreci bu dönemlerden birisidir. Türkiyede meydana gelmiş ve tüm dünyanın gözü önünde demokratik olmayan bir çok uygulamalar yaşanmak zorunda kalınmıştır.
28 Şubat belirli işaretler vererek gelmiştir. Bir süre devam ederek ortalığı iyice karıştırmış ve bir çok insanı, ülkenin hemen hemen tüm kurumlarını olumsuz yönde etkileyerek tam olmasa da kısmen etkisini kaybederek tarihteki yerini almıştır. Ardındaki asıl mantık benim gibi düşünmeyen beni idare edemez mantığıdır. Demokratik toplumlarda çok ilkel olan bu düşünce şekli maalesef dünyaya medeniyeti, insan haklarını ve adaleti tanıtmış Osmanlı´nın miras bıraktığı bu topraklarda yaşanmıştır.
28 Şubat baskıcıdır. Zorbadır. Hatta daha da öteye gidilerek demokrasiyi kötürümleştirmiş bir dönemin adı olarak da rahatlıkla adlandırılmıştır. Bu dönemde bir çok insan yazı yazmaya, konuşmaya, bir sohbete katılmaya, gazete okumaya korkmuşlardır. 28 Şubat psikolojisi ne yazık ki aynı zamanda insanların kendi gölgelerinden bile korkmaya başladıkları bir sürecin adı olmuştur. Hatası olsun yada olmasın her insanın bu kadar çok baskı ve korku yaşadığı böylesi bir dönem Türk siyasi tarihinde neredeyse hiç yaşanmamıştır. Bu yüzden ardından çok uzun yıllar geçse de hakkında konuşulmaya ve yazılmaya devam edilecektir. Çünkü insanlar; kendi hayatlarını ciddi olarak etkileyen süreçlere fazlasıyla lanetli bir güç isnat ederek onları hatırlamaya eğilimli canlılardır…
28 Şubat anayasal bir müdahaleden çok, darbe özlemi duyanların iğreti ruhlarını tatmin etme çabası olarak da değerlendirilmiştir. Yada diğer bir deyişle anayasal bir müdahale gibi gösterilmeye çalışılmasına rağmen kimilerine göre post-modern bir darbeydi denilerek de açıklanmaya çalışılmıştır… Kendi içlerinden çıktıkları milleti beğenmeyen onları öcü, yobaz, gerici, çağdışı görme çirkefliğine bulanmış karanlık ruhlu insanların kendilerini dev aynasında görmeye başladıkları berbat bir süreçti söylemleriyle de izah edilmiştir.
Bir çok kızın büyük emekler vererek girdikleri üniversitelerden ayrılmasına, kimisininde başını açarak okumasına sebep olan hareket. Demokrasiye hançer. Solcu ve gerçek demokratların turnusol kağıdı gibi bir çok farklı değerlendirmeler yapılmış bu süreç “sadece ben ve benim gibi düşünenler iktidar olarak bu ülkeyi yönetir… Diğerleri ise sadece yönetilmeye layıklardır. “Bu ülkeyi yönetmek ve bu ülkenin imkanlarından yararlanmak benim hakkımdır” çerçevesinde düşünen ve bundan başka değişik şekillerin olabileceğine asla ikna olmayacak kadar da bağnaz düşünen insanların ruh hallerini yansıtmaktaydı. Bu ruh hali aynı zamanda dünya insanlığının en eski hastalığıdır…
Kodları açık seçik bilinmeyen, sağlıklı ve güzel düşünme imkanı sağlayan genleri tahrip olmuş bazı insanlar, bu dönemde hüküm vermeye çalıştılar. Onlar çeşitli ayarlar yapmaya çalışırken ayarı kaçmış insanlık örneğinin dünyaya hakim olmasına adeta çanak tutuyorlardı…
Belki de yaptıklarının binlerce yıl sonra bile kendilerine eziyet sebebi olacağını asla akıllarına getirmemişlerdi. Çünkü eziyet çektiren ve adil olmayan her şey mutlaka bir gün haklıya hakkı teslim edilerek geri ödenirdi… Yapılan her iyi ve kötü şeyin karşılığı mutlaka İlahi Adalet tarafından yapanlara yaşatılırdı…Kim bilir belki de şimdi yaşadığımız bu siyasi karmaşa onların eseridir…Aslında milletin bu döneme tepkisinin ekmeğini yiyen şimdiki siyasetçiler bu dönemi kendileri için çok güzel kullanmayı becermişlerdir…
Mazlumluktan kendilerine pay çıkaranları ancak tebrik etmek gerekir. Onlar siyasetin ince ayarlarını çok iyi yapmışlardır. Kimse unutmasın ve tarihe kayıt düşsün lütfen. Bundan böyle de bu tarz süreçlerden medet ummaya yeltenenlere en güzel cevap geniş halk kesimleri tarafından hep verilmeye devam edilecektir.
Taşeron hükümetin demokrasiyi kısmen askıya aldığı bu süreçte insanlar; itilmiş, dışlanmış, hak ettikleri imkanlarının ellerinden sökülüp alınmasına tanık olmuşlardır.
Yolsuzluk yapanların ve banka hortumcularının cesaretle ilerledikleri bir dönemde, bu süreci tetikleyenler adaleti, iyiliği, demokrasiyi, insan hak ve hürriyetlerini savunanların sindirildiği bir ruh halinin yaşanmasını sağlamıştır. Bu durum o dönemin soyguncularını cesaretlendirirken; inanmış, mazbut, ülkesini, milletini sevenleri ise üzmüştür. Üzülenler siyasete küsmüş, hortumcular ise parti kurarak siyasete soyunmuştur…
Kısacası ve özetle 28 Şubat psikolojisi yasal olmayan bir platform olan çalışma grupları, güvenlik kurullarının milletin iradesini yok sayma hatasına yuvarlandıkları bir dönem olmuştur.
Böylelikle milletin verdiği yetkiyi millete hizmet zemininde kullanması gerekenlerin susturulduğu, kovuşturulduğu bu süreç insanların kendi soluklarından bile korktukları bir zaman diliminin yaşanmasını sağlamıştır.
Yapanlar yaptıkları için, yapılanlar da kendilerini yeteri kadar özgürce savunamayacaklarına inandıkları için…

Add comment 28 Şubat 2007

Darbeder Türkiye darbeler ve 28 şubat

Darbeder Türkiye
Şems Şeyma Sözcü / seymasozcu@anadolugenclik.com.tr

Ne kadar da sevinmiştim 8 yıl zorunlu eğitim görecek tüm ülke çocukları dediğinde televizyonlar, ama bir çelişki yok muydu bu işte; eğitim yuvalarına ihtiyacın bu kadar olduğu, talebin artacağı bu günlerde neden okullarımızı kapatıyorlardı?
Hem hepimiz tevhid-i tedrisata tabi değil miydik, bu katsayı denilen tecrit uygulaması da neyin nesiydi?
Yoksa biz milli eğitimin defolu ürünleri miydik?
Bu yıl şubat ayı diğerlerinden çok daha soğuk sanki, zaten hiç aram yoktur bereketsiz mi nedir 28 çeker, takvimin öbür sakinleri gibi nasiplenememiştir seneden “cüce şubat”…
Belki de eşi subay olan coğrafya öğretmenimin son günlerdeki hüzünlü hali, üzerindeki o durgunluk da bu şubatın marifetiydi.
Çocukluk hatıralarımda eşsiz yeri olan hafif korku, heyecan ve bin bir hevesle her yaz oturduğum rahlenin başına bu yıl oturamayacaktı kardeşim, nedendi ama, o yeşil Kur´an Öğreniyorum kitabı düzene karşı ne gibi bir tehdit oluşturabilirdi ki? Hem neydi bu “düzene karşı tehdit” tamlaması, içi nasıl doldurulurdu bunun?
Komşumuz da tedirgindi bu aralar, askeri okulda okuyan oğlunun davetsiz konukları mıydı yoksa onu huzursuz kılan, o yüzden mi çıkarmıştı başörtüsünü Fatma teyze? O misafirlerin ardından döktüğü nedamet dolu gözyaşlarını unutmak mümkün mü…
İstanbulda Beyazıt Meydanı denilen bir yer varmış bilmiyordum; ama tanışmam muhtemelmiş çünkü hayallerimin okulu İstanbul Üniversitesinin tam karşısındaymış bu görkemli meydan, şehrin muhakkak görülmesi gereken mekanlarındanmış ecdadın güzide mirası, peki bunca öğrenci tarihi dokusuna mı merak salmış Beyazıtın, neden ders saatinde okulda değil de tam karşısında slogan atarak daha fazla özgürlük istiyorlardı? Yoksa YÖK uygulamalı eğitim (!) projesinin bir ayağı olarak gençleri sokağa mı taşımıştı? Alanlarda mı öğrenecekti üniversiteli demokrasiyi, hakkı, hukuku, hürriyeti…
Bir garipti her şey, beyaz camdan sızıp evimizin baş köşesine kurulan ekşi suratlı haber spikeri o günlerde anlamakta güçlük çektiğim ama zamanla kafamda taşların yerine oturacağı o koca spotlu, iri punto yazılı, bol efektli yayınlarla linç kampanyalarının tadını çıkarıyor, mevcut yönetimin sos verdiğini cümle aleme ilan ediyordu.
İyi ama tehlike çanları kimin için hangi kritere göre çalıyordu, buna kim karar veriyordu?
28 Şubat 1997
Milli Güvenlik Kurulu her ayın sonunda olağan toplanırmış, o günde kurul tam kadro toplanmış konusu biraz daha hassasmış bu ay öyle söylüyorlar, masaya gelen kalın kalın dosyalarda Batı Çalışma Grubu´nun da desteği ile hazırlanan titiz çalışmaların ürünü varmış, asker tavsiye niteliğinde(!) on sekiz de karar almış, son günlerde seçilmişler tarafından tırmandırılan irtica tehdidine karşı…
Şeffaf darbe, kara darbe, post modern darbe, kriz yönetimi ya da adı her neyse…
Bu isimlerin, bu “zeka ürünü” tanımlamaların hangisi çekilen acıları hafifletebilir, hangisi demokrasinin boş kağıt verdiği sınavdan hanesine yazılan kırık notu ve yüzündeki “balans” izlerinden kalma çiçek bozuğunu silebilir…
Post modern darbeye adım adım
Pek çoğumuzun oldukça net hatırladığı bir dönemdir on yıl öncesi, gönül isterdi ki; bu kara dönem hiç yaşanmasıydı ve onuncu yılında bu satırları yazmak düşmeseydi bizlere.
Hikaye tam olarak şöyle başlar, 24 Aralık 1995 genel seçimlerinden Refah Partisi sandığın galibi olarak çıkar. Parti, yüzde 21.4 oy oranı ile 158 milletvekili çıkarır. Seçimlerde DSP yüzde 14.6 ile 76, CHP ise yüzde 10.7 ile yüzde 49 milletvekilliğini alır. Bu seçim sonuçlarından hükümeti kurma görevi Refah Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Necmeddin Erbakana verilir, ancak gayri demokratik yollarla bu görev ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaza geçer ve Yılmazın başkanlığında ANAP-DYP Ana-yol hükümeti kurulur. Ancak 6 Mart 1996da kurulan bu hükümet, anayasaya aykırı olarak, parlamentonun salt çoğunluğunu esas almadığı için hukuki yollarla düşürülür. Bu ortaklık 28 Haziran 1996da son bulur. Hükümeti kurma görevi…. Hükümeti kurma görevi tekrar usûlüne uygun olarak seçimlerin birinci partisi ve gerçek hak sahibine geçer. Erbakan, Çiller ile anlaşarak 28 Haziran 1996da RP-DYP koalisyon hükümetini Refah-yol kurar.
Ve “54. Hükümet” adıyla tarihe kazınacak oluşum böylece doğmuş olur, milli manevi değerlere bağlı kalarak ekonomik refah düzeyini yakalamış ideal ülke zeminini kurmak için inanç ve azimle kollar sıvanır. Kısa zamanda önemli başarılar gerçekleştirilir. Bugün yaşı 30un üzerinde olan pek çok kimse anımsayacaktır, onun için fazla teferruata girmeye lüzum görmüyoruz. Ancak birkaç önemli noktayı belirtmekte fayda var. Bu anlamda DSP Çanakkale Eski Milletvekili ve Siyaset Bilimci Dr. Hikmet Aydının ağzından daha birkaç yıl önce dökülmüş şu sözler hayli dikkat çekicidir; “Erbakan düşmanlığının gerçek nedeni, dış politikada D-8ler, iç politikada ve ekonomide de Havuz Sistemi gibi, zalimlerin sömürü saltanatlarına son verecek girişimlerdir.” 54. hükümetin manifestosu niteliğindeki bu sözler sosyal demokrat bir siyaset uzmanına ait. Prof Dr. Necmeddin Erbakan tasarladığı hükümet sistemi ile, diplomasinin yönünü D-8 lerle İslam ülkelerine, finans sektörünü KİTleri kara geçirerek ekonominin dümenini havuz sistemine çevirmiştir.Denk bütçe, sıfır vergi uygulaması ile de çalışanın, asgari ücretlinin memurun yüzünü güldürmüştür. (17.06.2005, Milli Gazete, İslam Arslan, Zulmün Panzehiri D-8)
54. Hükümet özellikle iki projesi ile finans kapitalin neo liberlaizmine meydan okumuştur; Havuz Sistemi ve D-8ler… Bu projelerle Türkiye bir yandan kalkınırken bir taraftan da bulunduğu coğrafya ve pazarda söz sahibi olacak ve dünya düzenini yeniden şekillendirecekti, belki de bu korkular post-modern darbenin fitilini ateşledi. (19.11.2006 Milli Gazete, Doç. Dr. Mete Gündoğan, Milli Görüş ve IMF)
Süreç, 54. Hükümetin rövanşı
Refah-yol emin adımlarla ilerlemeye devam ederken “malum süreç” tüm hızıyla işlemeye koyulur…
“Derin devlet” mevcut gelişmelerden rahatsızdır. Tüm bu yaşananlar resmen bir “karşı devrim”dir. Bu karşı devrime bir başka karşı devrimle cevap vermek farzdır artık. Rahatsızlık, hükümetin güvenoyu alışının üzerinden henüz bir ay bile geçmeden MGKya getirilir. 3 Ağustos 1996da, Deniz Kuvvetleri Komutanı Org. Güven Erkaya MGKda konuşur:
“Türk Silahlı Kuvvetleri ülkenin aydınlık geleceğidir… Şimdi buraya, bizim içimize de el atılıyor.” diyerek kaygısını dile getirir.
Toplanan Millî Güvenlik Kurulunda, Kurulun askeri kanadı bir “sunum” yapar. Sunuma göre, irtica almış başını gitmiş, Laik Cumhuriyet yakın ve ciddi bir tehditle karşı karşıya kalmıştır. O çalışmada kullanılan malzeme ne gariptir ki; istihbarat raporları veya çok özel bilgiler değil, ağırlıklı olarak gazete küpürleridir. Yeni ekonomik sistemle rantiye muslukları kapanan kartel medya ve kimi iş çevreleri bu anlamda görülmemiş bir destek sağlar askere… Hükümet kanadı yapılan söz konusu sunumu sadece dinler; herhangi bir tartışma veya gerginlik yaşanmaz. Sonunda, Refah-yol hükümetinin önüne bir ev ödevi gelir. Aslında muhtıra, bir ay önce yapılan MGKda verilecektir. Demirel, duruma vaziyet etmek için “gündemde olmadığı” gerekçesi ile konuyu sonraki toplantıya erteler. Bu bir aylık süre müdahaleye sivil bir nitelik kazandırmaya yeter.
Peşisıra öylesine akıl almaz bir süreç işlemeye başlar ki; hukukçular “militer demokrat” kesilirken, medya apolet takmaya heveslenir, sivil toplum örgütleri kışlada hazır ol dururken, kanaat önderleri “demokrasi giderse gelir; ama laiklik giderse gelmez” önermesinin yanılgısına düşer. Sermaye, Milli Eğitimin işlerini devralırken, YÖK, “kışla kampüslerde” asayişi sağlamayı üstlenir. Hayatları boyunca başka hiçbir iş yapamayacak olan sicili temiz onurlu askerler, her cuma öğle vakti ortadan yok oldukları, alkollü davetlerde boy göstermedikleri ve gümüş yüzük taktıkları için “disiplinsizlik” iftiralarıyla “peygamber ocağı”ndan(!) ihraç edilir. Sürekli aydınlık için bir dakikalık karanlıklardan medet umanlar, yakılan mumların hangi gerçekleri ört bas ettiği gözden kaçırır, bu keşmekeşte birileri daha birkaç ay önce; 96 nın kasımında patlak veren derin devletin kanalizasyon borusu “Susurluk kazası”nın dosyalarını çoktan sümenaltı etmiş ve gündemin yeni yıldızı bu küçümen darbecik seçilmiştir.
Tuzaklar kurulur
Alnında secde izi taşıyan insanları çok daha zor günler beklemektedir artık, bu psikolojik harekatta kimi mizansenlerle asıl hedef alınan kitle hiç şüphesiz mütedeyyin camia olur, amansız komplolar düzenlenir. Yatak odalarında müridesi kadınlarla basılan o güne dek adı sanı duyulmamış sözüm ona şeyhler türetilir alelacele. Aynı kadının bir başka “kukla hoca” ile ayyuka çıkan ilişkisi, araya giren nikahlı diğer eş sürülür piyasaya hemen, bu flu ortamda zihinler allak bullaktır, seçilen üçüncü sınıf aktörlerin soft operalara taş çıkartacak tiatral hayatları böylece ifşa edilir prime timeın saygın haber bültenlerinde…
Aynı haber bültenleri, Sincanda düzenlenen bir amatör tiyatro gecesine bu sempatik tavırla yaklaşmaz nedense Kudüs Gecesi´nde düzenlenen masum bir kurgu, ertesi günlerde öyle ciddiye alınır ki, Ankaralılar Sincan gibi bir semtten koca paletleri ile askeri tankların yürümesine korku ile şahit olur. 80 cuntasını görenler ajansa kulak verir darbenin ilanını takip için. Sokağa çıkma yasağının ne zaman açıklanacağını merak eder herkes… On yıllar öncesinden kalma seçim meydanı miting konuşmaları makaslanır. Son teknolojinin de imkanları zorlanarak ortaya Atatürk karşıtı, rejim muhalifi, ağır irticai faaliyetler çıkartılır, ne acıdır kimi işgüzar hukukçular tarafından açılan davalarda elle tutulur tek kanıt olarak bu montaj harikaları sunulur mahkemeye, bahsi geçen siyasiler hakkında… Bununla da kalmaz, Taksime cami yaptırma hamlesi, elde kalan son kalenin düşüşü olarak algılanırken, Ramazan günü askeri erkana iftar daveti vermek gibi hoş bir jest, cömert bir girişim laik düzene ihanet şeklinde yansıtılır. Medya 4. kuvvet olarak üzerine düşen vazifeyi fazlasıyla yerine getirir, tabii bu görevin ardından banka peşkeşleri, ihale araklamaları gibi ucuz yolsuzluklarla maddi kazanç sağlayıp cebini doldurmayı da ihmal etmez.
28 Şubat deplasmanda
Milli Güvenlik Kurulunun sosyal hayatı yeniden tanzim eden o malum on sekiz kalemlik kararları daha laik(!), daha demokrat(!), daha müreffeh(!) bir Türkiyeye böylece kapı aralamaya başlamıştır…
Ama her şeye rağmen süreç meyvesini vermiş, 54. Hükümet nihayet (!) düşürülmüştür, son sandığın en büyük partisini diskalifiye ederek halk iradesini ayaklar altına alan sistem, koltuk aşkı ile yanan yeni yüzlerle yoluna devam eder. Refah-yol un ardından kurulan jakoben iktidarlar MGKda alınan kararları hayata geçirme noktasında bir hayli gayretli davranırlar. Şubatın ardından göreve gelen “güdük hükümetlerin” hiçbiri halkı tatmin edemez. Türk halkı bu nimet sürecinin(!) verdiği mesajı çok net algılar ve alınan iletiye mukabele etmenin zamanını kollar!
Şubat darbelerinin yaralarını henüz saramadan 2001 yılında cumhuriyet tarihinin en büyük ekomonik krizi ile tanışan vatandaş, cevabını ilk sandığa saklar. Demokrasinin en sessiz ama güçlü tepkisini, batık bankalardan hisselerine düşeni paylaşırken kavgaya tutuşanları tasfiye etmekle gösterecektir halk…
Ve seçimini “Savunan Adam”ın rahle-i tedrisatından geçmiş, ders kitaplarında yer alan bir şiiri okuduğu için hapis yatarak siyasi yasak alan “muhtar dahi olamayacak” adaydan ve ekibinden yana kullanır. AK Partiye halkın verdiği bu paye, gösterdiği bu iltifat aslında demokrasimizin anlı şanlı tarihinin hiç de yabancı olduğu bir durum değildir; yakın tarih bunun birçok örneği ile doludur; olağanüstü geçiş dönemlerinde halk her zaman susmayı yeğler ve önüne gelecek ilk sandığı bekler. Bu, teorik temsilde makbul olan yol olmasa da bu milletin tarzıdır, faturayı pusulalarla kesmek… Tek partili dönemin CHPsine 1950lerde gelen DP tepkisi, 27 Mayısa 1965te verilen AP tepkisi gibi, 80 müdehalesinden sonra Özalı iktidar yapan irade, 28 Şubatın pandorasından da AKPyi çıkarır.
Peki bugün iktidar, icraatının 4. yılında kendine verilen bu güven kredisinin ne kadarına cevap verdi? Küçük bir envanter tutularak denilebilir ki; bir 28 şubat kafası mahsulü olan katsayı sorununa ilk yıllarında umut yeşertici vaadlerle çözüm alternatifleri üretirken geçen zamanla yılan hikayesine dönmesine mani olamadı. Öyle ki; iktidarın bu tutumu Cumhuriyet gazetesi karikatüristlerine ilham verecek “kedi başbakan” karikatürlerine gelen tepkiler ve karşı çıkışlar düşünce özgürlüğü alanında bir kültün doğmasına neden olacaktı. Geçen süre içerisinde “namus borçları”nı unutanlar namlarına verilen resepsiyonlara eşlerini evde bırakmanın acısı(!) ile katılacak, memleket çocuklarının yüksek tahsil edinmesinin önünü açamayanlar öz çocuklarını emperyalist Amerikalarda eş dost bursuyla okutmanın ezikliğini(!) taşıyacaklardı. Başörtüsü yasağı sebebi ile okulunu bırakan ama hakkını yerde koymayıp Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde arayan onurlu kadın, sırf eşinin kariyeri ve kritik görevi uğruna bu dik duruşundan vazgeçecek, Mülkiyeli dindar akademisyen ise, eşinin evlenirken saçlarının açıkta olduğunu gururla beyan ederken “ne olduysa evlendikten sonra oldu örttü başını” diye dert yanacaktı. Bulundukları konumların bıçak sırtı olmasından ya da 28 Şubatı görmüş geçirmiş bir takım olarak Demoklesin kılıcını sürekli tepelerinde hissettiklerinden mi bilinmez ama (dileriz samimiyetsizlik değildir) ak adıyla yola çıkanlar sadece katsayıda değil, Kuran kursları, başörtüsü sorunu, YÖK yasa taslağı, kamusal alan gibi post-modern darbe ürünü olan anti demokratik uygulamalara göz yummaktadır, tamamı hasarlı, miadını doldurmuş bu safsatalar hali hazırda anayasa hükmü gibi geçerliliğini korumaktadır.
Ama giderek sekülerleşen sosyal hayata ak iktidarın katkıları inkar edilemez. Beynelmilel araştırma şirketlerinin ortaya koyduğu verilerde kendini dindar sayanların oranında yaşanan artışa, sokakta hem de metropollerin en elit caddelerinde her 10 kadından en az 4 ünün tesettürlü olmasına, ulusal kanalların ana haber bültenlerinden, ajanslardan geçen haberlerin ciddi bölümünü başörtüsüne ayırmasına rağmen her geçen gün daha da törpülenen hassasiyetler artık gözle görülür seviyededir. Öyle ki; malum alarmı doğru okuyan toplum mühendisleri bu türe bir isim bile bulur, “Protestan Müslüman, Kalvinist Mümin”
Amerikan patentli bu ırk, gündüzünde kurban kesip, bayram namazı kılan, hem kendi hem bütün Ümmet-i Muhammed için dualar ederken, aynı günün gecesi Mary Christmisei kutlamak, başında başörtüsü ile kutlama mekanlarına dökülmekten çekinmemektedir ve işin garibi bu iki bayramın başrolünde olmaktan da en ufak bir çelişki duymamaktadır. Rengi yeşil olan sermaye çevreleri ise “başörtümle, badem bıyığımla her yerde” sloganıyla gidilen sükseli davetlerde sunulan yemeklerin helal olup olmadığını danışmakta bu konuda fetvaya başvurmaktadır. Oysa kapitalizmin, müslümanı Ebu Bekir´e (r.a) benzetmesi beklenirdi değil mi, bir Osman (r.a) olamaz mıydı iktidar sahipleri…
STK, TSK laşırsa…
Bütün bunlara karşın Şubatın kaymağını yiyenlerin bugün yine çetin bir sınavdan geçmekte oldukları da muhakkak, en son Danıştay saldırısı için bu tanıdık argümanlar kullanılmıştı, hatta darbe sevdalısı etkin bir gazete olay için “Türkiyenin 11 Eylülü” demekten geri durmamıştı, 11 Eylülün ABDde neyi sembolize ettiği ve ardından gelişen kampanya herkesçe malum. Her fırsatta yeni bir kriz için düğmeye basılsın heveskarı çığırtkanlar her dönem “Ordu Göreve” demektedir, diyecektir de… Ancak kader öyle bir zamanlama yapmaktadır ki, Şemdinli olaylarının hemen ardından Danıştayın zuhur etmesi, Susurluk ile 28 Şubatın arasındaki bağı hatırlatmaktadır ne garipse…
“28 Şubat süreci, sivil siyasetin toptan sınıfta kaldığı, demokratik tecrübe açısından pek de parlak geçmeyen bir dönem olarak hatırlanacak. Halk iradesi ile işbaşına getirilmiş hükümete muhalif olan partiler, 28 Şubat muhtırasına harfiyen uyulması için neredeyse asker kanadından daha fazla baskı yaptılar hükümete. Laikliğe yönelik tehdidin sivil bir analizini kimse yapmaya kalkışmadı. Legal yollarla iş başına gelmiş bir hükümete askerin muhtıra vermesinden kimse rahatsızlık duymadı.Demokrasinin her geçen gün kan kaybetmesi bazı sivillerin hiç de umrunda olmadı. Sermaye, oluşan bu kaos ortamında kesesini doldurmanın derdiyle tüm bu usulsüzlüklere göz yumarken; Sendikalar , işveren örgütleri, esnaf odaları sokak çeteleşmelerini aratmayacak birliktelikler kurarak hükümete göz dağı vermekten geri durmadı.Şimdilerde 28 Şubatın açtığı tahrifatın hesabını yapan çevreler, TSK yı günah keçisi yaparak, yalnızca Orduyu suçlayarak, sorumluluklarından sıyrılmaya çalışmak isteseler de bu o kadar kolay değildir. “Belki de Post-modern darbenin en ağır faturası menfaatperest duygularla bu gayri demokratik ortamdan faydalanmanın peşine düşmüş sivil gruplara kesilmelidir.” Bugün hem de aynı taktikleri kullanarak yine birileri ipleri geriyor, yaklaşan seçimlerle beraber Türkiyenin alacağı halden endişe ediyor olmalılar ki, gayri ahlaki illegal çeteleşmelerle halkın iradesini ipotek koymayı tasarlıyorlar. Yalnız sevindirici olan bu defa Şubatın tokadını yemiş, belli bir bilinci artık oturtmuş yönetilenlerin oyuna gelmeyecek olması. Geçen on yılda sivilleşmeyi tesis etmeye çalışan insanlar ve demokratik inisiyatif kuruluşları en ufak bir antidemokratik adımda milyonları sokağa dökmeyi taahhüd ederek taşın altına eline koymakta bugün. Varını yoğunu kaybetse de insan, onurunu koruduğu sürece hep başı dikliliği ile hatırlanacaktır. Bu hüküm, tarihin verdiği hükme uygun düşüyor: 28 Şubatın mimarları bugün hatırlanmıyor; sivil aktörlerin tamamı ise tasfiye edilmiş bulunuyor.
Ve hikayenin sonu
Neredeyse unutuyorduk; o başörtülü genç kız, onun çocukluk anılarına dair sanal bir kahramanı olmadı hiç, onun hatırladığı televizyonda, gazetelerin karikatür sayfalarında gördüğü; iri yarı, göbekli, karşısındakine kravatıyla boğulmuş hissi uyandıran, konuştuğu zaman ağzından harfleri kusan bürokrat amcalar oldu, onlar ne zaman konuşsa anne babası hep korkardı, telaşlanırdı… 28 Şubat 97de o kız orta okuldaydı, bitirdiği yıl çok sevdiği okulu kapandı, katsayı adında bir zırva yüzünden hayalini kurduğu İstanbul Üniversitesinde okuyamadı, sonraki yıl ÖSS denilen ilkel sınavda insan üstü bir başarı göstererek kazandığı okulda başörtüsü yasağı vardı, direndi disiplin cezalarıyla zar zor bitirebildi. Kaderin esprisi belki; o şimdi coğrafya öğretmeni olarak kamusal alanda yer edinmeye çalışıyor. Bunca acının merkezinde olmak kahrediyor onu, daha başına neler gelecek bilmiyor, yaşadıklarının sorumlusunu arıyor, 2007nin şubatında rejim için oluşturduğu tehdidi hala çözmeye çalışarak…

İşte bilanço, “Demokrasi hükmen mağlup”
Postmodern darbe sürecinde binlerce başörtülü mağdur, yüzlerce Kuran kursu ve İmam Hatip Okulu, yüzlerce YAŞzede ise ne yazık ki anti-demokratik sürecin manevi kayıp hanesine yazıldı… YÖK´ün 1998 yılında hazırladığı rapora göre 637 öğrenci okuldan uzaklaştırıldı. 1579 öğrenciye uyarı, 1017 öğrenciye de kınama cezası verildi. Halen 1006 öğrenci hakkında soruşturma devam ederken (bunlara 1999 yılı içerisinde çeşitli cezalar verildi), üniversitelerde disiplin yönetmeliğine aykırı davrandığı gerekçesiyle de 25 öğretim görevlisi ve idari personel, üniversite öğretim üyeliği mesleğinden veya kamu görevinden çıkarıldı. 91 üniversite görevlisine aylıktan kesme, 140´ına kınama, 216sına uyarma, 9´una da kademe ilerleme cezası verildi. Disiplin yönetmeliğine aykırı davrandığı gerekçesiyle 57 üniversite personeli hakkında açılan soruşturma da 1999 yılına sarktı.
İmam Hatiplerle ilgili mesele ise belki de bu sürecin en trajik tarafı 8 yıllık kesintisiz eğitime kurban giden yüz binlerce pırıl pırıl genç. Hayallerinden edilen, sistematik soykırıma uğrayan İmam Hatip nesli ile ilgili istatistikler oldukça can yakıcı, 1996-97 eğitim dönemi verilerine göre Din Öğretimi Genel Müdürlüğüne bağlı 601 okulda 511 bin 502 öğrenci eğitim görüyordu. Bunların 318 bin 775i ortaokul kısmında, 192 bin 727si de lisede. 2005-2006ya gelindiğinde 4ü köyde 449u şehirde olmak üzere 453 okul ve buralarda eğitim gören 108 bin 64 öğrenci var. 10 yıl önce düzenlenen 15inci Millî Eğitim Şûrasında İmam Hatipler gündeme gelmiş, kesintisiz eğitim diyenlere karşı bazı eğitimciler 5+3 formülünü önermişlerdi. Dönemin Millî Eğitim Bakanı Turhan Tayana göre 5+3 önerisi laik cumhuriyet ve gelecek açısından mahzurluydu: “Çocukların ilköğretimden sonra meslekî ve dinî eğitim alması gerektiğini düşünüyorduk. “Bugün okulların lavabolarındaki uyuşturucu partileri o dönemden miras ve belki de bu çarpık anlayışın vehametini belgeleyen en iyi fotoğraf…
ÖNDER Başkanı Yusuf Ziyaettin Sula ise 8 yıllık kesintisizin bir başka katliamına dikkat çekiyor, “Sıkıntı sadece İmam Hatiplerde değil. Hafızlık eğitimi büyük yara aldı. Küçük yaşlardaki öğrenim ileri dönemlere kaydırıldı.” diyor. Diyanet İşleri Başkanlığının verilerine göre, 1996da 5 bin 241 Kuran kursunda 13 bin 679 erkek, 7 bin 465 kız hafızlık öğrencisi vardı. İlerleyen yıllarda hızla düşen sayı, 2001de 7 bin 874 talebeyle en düşük seviyesini gördü. Bugün, 5 bin 62 Kuran kursunda 4 bin 364 erkek, 8 bin 68 kız öğrenci eğitim alıyor. Kesintisiz eğitimin etkileri din öğretimiyle sınırlı değil. Türk eğitim sisteminde ara eleman yetiştirme statüsüyle ayrı bir öneme sahip meslekî eğitim merkezleri (eski adı çıraklık eğitim merkezi) de kanundan sonra eğitim verecek öğrenci bulamamaktan yakınmakta. Sermaye, bugün çekirdekten yetişmiş teknik eleman sıkıntısı içinde.

Darbe ekonomiyi küçülttü
28 Şubat darbe sürecinde GSMH 200 milyar dolardan 150 milyar dolara düştü. Yıllık 7-8 olan büyüme hızı darbenin dördüncü yılında son 55 yılın en düşük seviyesindeydi. Ekonomi % 9.5 küçülmüştü. Darbeden önce % 6 olan işsizlik, darbenin üçüncü yılının başında % 9a çıkmıştı. Kişi başına düşen milli gelir 3000 dolardan 2000 dolara düşmüştü. 1996da 80 milyar doların altında olan dış borç 115 milyar doları geçmişti. Konsolide bütçe gelirlerinin % 80i faize gider olmuştu. Oysa ki aynı oran, 1966da % 55 idi.

Add comment 28 Şubat 2007

Previous Posts


Merhaba

paylaşımlarımızı buluşturmak için
    ustagd.gif

Son Yazılar

Popüler Yazılar

Son Yorumlar

ilke on ÇANAKKALE ZAFERİ YARIŞMASI SON…
ilke on ÇANAKKALE ZAFERİ YARIŞMASI SON…
esra on HATiM EKLE
ramazan yucel on 57. alay sancağımızı geri…
Fatma ÇAPRAZ on iLETiŞiM

c

Sayfalar

Arşiv

bağlantılar

 

Şubat 2007
M T W T F S S
    Mar »
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728  

haberler

RSS son dakika

Meta

ziyaret sayısı

ANADOLU GENÇLİK DERNEĞİ

    agd-logok.jpg

ANADOLU GENÇLİK DERGİSİ

HATİM EKLE